ANAYASA KİME GÖRE YORUMLANMALI?
Bir ülkede hukuk devletinin gerçek ölçüsü, iktidarından muhalefetine, devlet kurumlarından sıradan vatandaşına kadar herkes için aynı bağlayıcılığa sahip olmasıdır. Anayasa, gücü elinde bulunduranların ihtiyaçlarına göre esnetildiğinde ya da siyasi koşullara göre farklı anlamlar kazandığında, ortada sadece bir yorum sorunu kalmaz; hukuk devletinin temeli de sarsılır. Çünkü Anayasa, yönetilenlerin uyması gereken kurallar bütünü kadar, yönetenlerin yetkilerini sınırlayan ve nasıl kullanılacağını belirleyen temel hukuk metnidir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 11. maddesi bu konuda son derece açıktır: “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.” Aynı madde, kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağını da açıkça belirtir. O halde asıl soru şudur: Anayasa gerçekten hukukun belirlediği sınırlar içinde mi yorumlanıyor, yoksa ihtiyaç ortaya çıktıkça o sınırların çevresinde yeni yollar mı aranıyor?
Anayasa’nın etrafından dolaşmak tam da burada başlıyor. Bir anayasa hükmünü beğenmediğimizde onu yok saymak, işimize gelmediğinde farklı yorumlamak, açık bir kuralın çevresinden dolanmak veya toplumu buna alıştırmak, zaman içinde hukukun kendisini zayıflatır. Çünkü hukuk düzenleri yalnızca yazılı kurallardan oluşmaz; kuralların nasıl uygulandığı da hukuk kültürünü belirler.
Türk siyasi hayatında bu anlayışın hafızalara yerleşmiş örneklerinden biri, dönemin Başbakanı Turgut Özal’a atfedilen “Anayasa bir kere delinse ne olur?” sözüdür. Sözün hangi bağlamda ve tam olarak hangi ifadelerle kullanıldığı konusunda farklı değerlendirmeler bulunsa da, bu ifade yıllar içinde anayasal sınırların bir kez aşılmasını önemsizleştiren bir yaklaşımın simgesi olarak yorumlanmıştır. Oysa hukuk düzeninde küçük görülen bir istisna, zamanla daha kapsamlı ihlaller için gerekçe oluşturabilir. Bir kez esnetilen sınır, korunması gereken bir çizgi olmaktan çıkabilir.
Anayasal sınırların nasıl aşınabileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biri Can Atalay dosyasında yaşanan Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay 3. Ceza Dairesi arasındaki karar çatışmasıdır. Anayasa Mahkemesi, Can Atalay’ın seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Bunun ardından Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararına uyulmamasına hükmetti. Anayasa Mahkemesi ise daha sonra Yargıtay Dairesinin bu yöndeki kararının Türk hukukunda bulunmayan, hukuki dayanağı olmayan ve Anayasa’nın tamamen dışında kalan bir karar olduğunu belirtti.
Burada tartışılması gereken yalnızca Can Atalay’ın şahsı değildir. Daha temel bir soru vardır: Bir yüksek yargı organı, Anayasa Mahkemesi’nin kesin nitelikteki kararını uygulamama yetkisine sahip midir? Anayasa’nın 153. maddesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu nedenle konu, kişilerden bağımsız olarak anayasal yargı düzeninin nasıl işleyeceğiyle ilgilidir.
Aynı hukuk devlet ilkesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bakımından da karşımıza çıkıyor. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf bir devlettir ve Sözleşme’nin 46. maddesi, taraf devletlerin AİHM’nin kesinleşmiş kararlarına uymalarını öngörmektedir. Buna rağmen Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş dosyaları, AİHM kararlarının uygulanması konusundaki tartışmaların ne kadar derinleşebildiğini gösteren örnekler arasında yer almaktadır. AİHM, Demirtaş’ın ikinci başvurusunda derhal serbest bırakılmasını sağlayacak gerekli tedbirlerin alınmasına hükmetmiş; Kavala’nın 2026 yılında sonuçlanan ikinci davasında ise Türkiye’nin Kavala’yı derhal serbest bırakması ve mahkûmiyetinin sonuçlarını ortadan kaldırması gerektiğine karar vermiştir.
Buradaki temel ilke açıktır: Hukuk düzeni, hoşumuza giden kararları uygulayıp hoşumuza gitmeyenleri tartışmalı hale getirdiğimiz bir alan olamaz. Devlet, taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır.
Anayasa’nın nasıl yorumlandığı konusundaki güncel tartışmalardan biri de Cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden yürütülüyor.
Anayasa’nın 101. maddesi, bir kimsenin en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebileceğini düzenliyor. Bununla birlikte 116. madde, Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanının bir defa daha aday olabileceğini öngörüyor. Dolayısıyla Anayasa, belirli bir koşulun gerçekleşmesi halinde yeniden adaylık için açık bir mekanizma içeriyor.
Tartışma da bu noktada başlıyor.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, 17 Eylül 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, TBMM’nin 360 milletvekilinin oyuyla seçimlerin yenilenmesi halinde seçimin 16 Nisan 2028’de yapılabileceğini ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha aday olacağını söyledi. Uçum ayrıca bunun Erdoğan’ın “son kez” adaylığı olacağını ifade etti.
Burada önemli olan, Anayasa’nın seçimlerin yenilenmesi mekanizmasını zaten düzenlemiş olmasıdır. Dolayısıyla tartışma, yalnızca böyle bir kararın hukuken mümkün olup olmadığıyla sınırlı değildir. Asıl tartışılması gereken, anayasal bir yetkinin hangi amaçla ve hangi anlayışla kullanılacağıdır.
Bir anayasal yetkinin varlığı ile o yetkinin anayasanın amacı ve demokratik hukuk devleti anlayışıyla bağdaşacak biçimde kullanılması aynı şey değildir. Eğer seçimlerin yenilenmesi, belirli bir kişinin yeniden aday olabilmesinin önünü açmak amacıyla gündeme getiriliyorsa, bunun siyasi ve anayasal sonuçlarının kamuoyu önünde açıkça tartışılması gerekir. “Hukuken mümkündür” demek, böyle bir tartışmayı kendiliğinden sona erdirmez.
Öte yandan, Cumhurbaşkanı’nın 16 Nisan 2028 tarihini bizzat istediğini veya bu yönde talimat verdiğini gösteren doğrulanmış bir açıklama bulunmadığı sürece, böyle bir iradeyi Cumhurbaşkanı’na atfetmek de doğru olmaz. Bilinen husus, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un seçim tarihi ve Erdoğan’ın yeniden adaylığı konusunda açık bir değerlendirme yapmış olmasıdır. Bunun ötesindeki yorumlar ise varsayım niteliğinde kalır.
İşte anayasanın etrafında dolaşmak ile anayasanın öngördüğü bir hükmü uygulamak arasındaki ayrım burada önem kazanıyor.
Bir anayasa hükmü açıkça düzenlenmişse, o hükmün sınırları içinde hareket etmek hukukun gereğidir. Ancak anayasal bir yetkinin bulunması, o yetkinin her kullanım biçiminin anayasanın amacı ve demokratik hukuk devleti ilkeleri açısından tartışma dışı olduğu anlamına gelmez.
Anayasa, kişilere göre şekillenen bir metin değildir.
Bugün iktidarda olan için başka, yarın iktidara gelecek olan için başka; sevdiğimiz kişi için başka, karşı olduğumuz kişi için başka yorumlanamaz.
Çünkü böyle bir anlayış, anayasanın üstünlüğünü değil, gücün üstünlüğünü doğurur.
Bir ülkede vatandaşın Anayasa’ya uyması beklenirken devlet kurumlarının, siyasetçilerin veya yargı organlarının aynı anayasal sınırlar içinde hareket etmesi beklenmiyorsa, yalnızca hukuk kuralları değil, adalet duygusu da yara alır.
Anayasanın sürekli farklı yorumlarla esnetilmesi topluma tehlikeli bir mesaj verir: Kurallar değişmez değildir; yeterince güçlüyseniz, yeterince uzun anlatırsanız veya kamuoyunu yeterince ikna ederseniz farklı bir anlam kazanabilir.
Oysa hukuk böyle kurulmaz.
Hukuk, tekrar sayısıyla oluşmaz. Anayasa, sloganlarla değişmez. Bir iddianın sürekli tekrarlanması onu anayasal hüküm haline getirmez.
Anayasa değişecekse bunun yolu bellidir. Yorum değişecekse bunun da hukuki sınırları vardır. Yargı kararı verilecekse yetkinin sınırları çizilmiştir. Uluslararası bir sözleşmeden doğan yükümlülük varsa onun da gereği açıkça belirtilmiştir.
Devletin gücü, kuralları istediği zaman esnetebilmesinden değil; kendi yetkilerini de sınırlayan kurallara bağlı kalmasından gelir.
Çünkü yarın iktidar değişebilir. Bugün güçlü olan yarın muhalefette kalabilir. Bugün bir başkasına uygulanan kural, yarın bizim için uygulanabilir. Hukuk devletini savunmak bu nedenle yalnızca kendi hakkımızı savunmak değildir; herkes için öngörülebilir, güvenilir ve eşit bir hukuk düzenini savunmaktır.
Anayasa, iktidarın da muhalefetin de, yönetenin de yönetilenin de üzerinde duran ortak bir metindir. Onu değerli kılan, herkesin kendi ihtiyacına göre yorumlayabilmesi değil; herkes için bağlayıcı olmasıdır.
Sonunda dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz:
Anayasa kime göre yorumlanmalı?
Anayasa; konjonktüre, kişiye ve güce göre değil, hukuk ne diyorsa ona göre yorumlanmalıdır.
