Sevgili okurlarım,
Bu hafta sizlerle siyasetten, gündelik tartışmalardan ve hayatın alışılmış meselelerinden biraz uzaklaşıp kendimizi sorgulamamıza vesile olabilecek farklı bir konuyu paylaşmak istiyorum: İnsan ve su…
İlk bakışta birbirinden çok farklı görünen bu iki varlık arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Belki de bu sorunun cevabı, kendi hayat yolculuğumuzu yeniden düşünmemizi sağlayacaktır.
Su, kaynağından çıktığında önünde nasıl bir yol uzandığını bilmez. Kimi zaman yemyeşil vadilerden süzülür, kimi zaman kayalara çarpar, kimi zaman da engelleri aşarak yoluna devam eder. Geçtiği topraklara hayat verir, dokunduğu yerlerde iz bırakır.
İnsan da dünyaya gözlerini açtığında hayatın kendisini nerelere götüreceğini bilemez. Ailesi, yetiştiği çevre, karşılaştığı kişiler ve yaşadığı olaylar, zamanla kişiliğinin biçimlenmesinde rol oynar. İnsan da su gibi bir yolculuğun içindedir. Ancak aralarında önemli bir fark vardır: Su, doğanın yasaları çerçevesinde akarken insan yaşadıklarını sorgulayabilir, seçimlerini değerlendirebilir ve gerektiğinde yönünü değiştirebilir.
Her suyun geçtiği yol farklıdır; insanların hikâyeleri de öyle… Kimi sevgi ve güven içinde büyür, kimi hayatın daha başında ağır yükler taşımak zorunda kalır. Bazıları fırsatlarla karşılaşırken bazıları aynı fırsatlara ulaşabilmek için yıllarca mücadele eder. Bütün bunlar, hayata bakışımızı ve davranışlarımızı etkiler.
Ancak yetiştiğimiz koşullar, nasıl bir kişiliğe sahip olacağımızı tek başına belirlemez. Zor şartlarda büyüyen biri, yaşadığı acılardan merhamet çıkarmayı öğrenebilir. İmkânlar içinde yetişen bir başkası ise başkalarının sıkıntılarına karşı duyarsız kalabilir. Çünkü kişiliğimiz hem doğuştan getirdiğimiz özelliklerle hem de yaşam boyunca edindiğimiz deneyimlerle şekillenir. Yaşadıklarımıza nasıl karşılık verdiğimiz ve yaptığımız seçimler de bu sürecin önemli bir parçasıdır.
Geçmişimiz bizi etkiler; ancak geleceğimizi bütünüyle belirlemek zorunda değildir. Korkularımız, alışkanlıklarımız, toplumsal baskılar ve yaşam koşullarımız önümüze ciddi engeller çıkarabilir. Yine de davranışlarımızı sorgulama ve yanlışlarımızı düzeltme imkânımız vardır.
Öfkelendiğimizde duygularımızın esiri olmamayı, haksızlığa maruz kaldığımızda aynı yanlışı başkasına yapmamayı, çıkarımıza hizmet etse bile yanlış olduğunu bildiğimiz davranışlardan kaçınmayı seçebiliriz. Çünkü karakterimiz, sadece başımıza gelenlerle değil, karşılaştığımız durumlara verdiğimiz tepkiler ve benimsediğimiz tutumlarla da şekillenir.
Suyun önüne bir kaya çıktığında yolunu değiştirmesi, engelin çevresinden dolaşması ya da sabırla ilerleyerek kendine yeni bir yatak açması bize hayat hakkında önemli bir gerçeği hatırlatır. Her engelle mücadele etmek, ona doğrudan çarpmak anlamına gelmez. Bazen direnmek, bazen beklemek, bazen de yön değiştirmek gerekir.
Kararlılıkla inatçılığı, sabırla boyun eğmeyi birbirine karıştırmamak önemlidir. Asıl mesele, her koşulda aynı biçimde davranmak değil, içinde bulunduğumuz durumu doğru değerlendirerek en uygun yolu bulabilmektir. Hayatın karşımıza çıkaracağı güçlükleri her zaman seçemeyiz; ancak onlarla baş etme biçimimizi geliştirebiliriz.
Ne var ki insanın iç dünyası her zaman berraklığını koruyamaz. Hırslar, önyargılar, korkular ve kişisel çıkarlar, olaylara bakışımızı çarpıtabilir. Kendi hatalarımızı görmezden gelirken başkalarının kusurlarını büyütebilir, kendimize tanınmasını beklediğimiz anlayışı başkalarına göstermekte zorlanabiliriz.
Güç, para ve makam da vicdanımızı sınayan araçlara dönüşebilir. Kimi sahip olduğu imkânları başkalarının hayatını kolaylaştırmak için kullanır, kimi de bunları kendi çıkarlarını artırmanın bir yolu olarak görür. Burada belirleyici olan, neye sahip olduğumuzdan çok, elimizdekileri nasıl değerlendirdiğimizdir. Gerçek değerimiz, sahip olduklarımız kadar, onları kullanırken koruyabildiğimiz vicdanımızla da ölçülür.
Hayatta iz bırakmak için büyük bir servete, güce ya da makama sahip olmak gerekmez. Bazen zor bir günümüzde söylenen içten bir söz, ihtiyaç duyduğumuz anda uzatılan bir el ya da kimsenin görmediği yerde yapılan küçük bir iyilik yıllarca unutulmaz.
Küçücük bir su damlası nasıl toprağa can verebiliyorsa, içtenlikle yapılan bir iyilik de başka birinin hayatında büyük bir anlam taşıyabilir. Bunun tersi de mümkündür. Düşünmeden söylenen bir söz, yapılan bir haksızlık ya da gösterilen bir vefasızlık, bir başkasının içinde uzun süre kapanmayan bir yara bırakabilir. Söylediklerimizi zamanla unutabiliriz; ancak sözlerimizin başkalarında bıraktığı iz, onların belleğinde yaşamaya devam edebilir.
Belki de bu nedenle zaman zaman kendimizle baş başa kalıp bazı soruları dürüstçe yanıtlamamız gerekir:
Hayat beni nasıl değiştirdi? Yaşadığım zorluklar beni daha anlayışlı mı yaptı, yoksa başkalarının acılarına karşı duyarsız mı bıraktı? Elde ettiğim imkânları yalnızca kendi yararım için mi kullandım, yoksa başkalarının hayatına da katkıda bulunabildim mi? Haklı olduğumu düşündüğüm zamanlarda bile kendimi sorgulayabildim mi?
Kendimizi tanımak, yalnızca iyi yanlarımızı görmekle değil, yüzleşmekten kaçındığımız özelliklerimizi de kabul edebilmekle mümkündür. Aksi hâlde bir süre sonra yanlışlarımızı bile doğruymuş gibi savunmaya başlayabiliriz.
Suyun yolculuğu bize bir başka gerçeği daha hatırlatır: Hayat değişimle ilerler. Bazen sakin akan bir su taşar, bazen aşılmaz görünen engelleri aşar. İnsan da yanlışlarını fark ettiğinde, öğrendiklerini yeniden değerlendirdiğinde ve kendisiyle yüzleşebildiğinde değişebilir.
Geçmişte yaptığımız hataları geri alamayız. Kırdığımız bir kalbi, yaşattığımız bir acıyı ya da kaçırdığımız bir fırsatı bütünüyle ortadan kaldıramayız. Ancak hatalarımızı kabul ederek, zarar verdiğimiz insanlardan özür dileyerek ve davranışlarımızı değiştirerek geleceğe farklı bir yönde ilerleyebiliriz. Değişmek, geçmişi inkâr etmek değil, ondan ders çıkarıp daha iyi bir insan olma sorumluluğunu üstlenmektir.
Öyleyse asıl mesele, hayatın bizi hangi yollardan geçirdiğinden çok, bu yolculuk sırasında nasıl birine dönüştüğümüzdür.
Herkesin hikâyesi farklıdır. Kimi çok şey kazanır, kimi elindekilerle yetinmek zorunda kalır. Kimi yükselirken kimi yıllarca görünmeden emek verir. Oysa bir insanın değerini yalnızca elde ettikleriyle, sahip olduklarıyla ya da ulaştığı makamlarla ölçemeyiz. Onun asıl değerini anlamak için başkalarına nasıl davrandığına, güç karşısında nasıl bir tutum sergilediğine ve kişisel çıkarlarıyla vicdanı çatıştığında hangi yolu seçtiğine de bakmalıyız.
Çünkü bizi anlatan, söylediklerimizden çok yaptıklarımızdır. Kendimiz için istediklerimizin ötesinde, başkaları için yapmaya razı olduklarımızdır.
Su akar, yolunu tamamlar ve bir gün gözden kaybolur. Fakat geçtiği topraklarda yeşerttiği hayat devam eder. İnsan ömrü de bir gün sona erer. Ardımızda bıraktığımız servetler, unvanlar ve makamlar zamanla anlamını yitirebilir. Buna karşılık bir insana verdiğimiz umut, gösterdiğimiz merhamet, savunduğumuz doğrular ve uğruna vazgeçmediğimiz değerler başkalarının hayatında yaşamayı sürdürebilir.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: Hayat yolculuğumuzda sadece kendi yolumuzu mu açıyoruz, yoksa geçtiğimiz yerlere hayat da veriyor muyuz?
Nereden geldiğimizi her zaman seçemeyebilir, karşımıza nelerin çıkacağını önceden bilemeyebiliriz. Yine de davranışlarımızı gözden geçirme, seçimlerimizi değiştirme ve başkalarının hayatına nasıl dokunacağımıza karar verme gücümüz vardır.
Çünkü hayatın gerçek anlamı, ne kadar yaşadığımızda değil, yaşarken neye dönüştüğümüzde ve bizden sonra başkalarının yüreğinde ne bıraktığımızda saklıdır.
