Bir ülkenin kalkınması sadece kaç fabrika kurduğu, ne kadar enerji ürettiği ya da ekonomik büyüme rakamlarıyla ölçülemez. Tarımsal üretim kapasitesini ne ölçüde koruduğu, doğal kaynaklarını nasıl kullandığı, bölgeler arası eşitsizlikleri ne kadar azalttığı ve insanlarına nasıl bir yaşam sunduğu da kalkınmanın temel ölçütleridir. Sanayiye, enerjiye ve üretime kuşkusuz ihtiyacımız var; ancak gıdaya, suya, sağlıklı bir çevreye ve toplumsal refaha da gereksinim duyuyoruz.
Bunlar birbirine karşıt değil, sürdürülebilir kalkınmanın birbirini tamamlayan unsurlarıdır.
Öncelikle şunu açıkça belirtelim: Biz sanayiye, yatırımlara ya da enerji üretimine karşı değiliz.Karşı çıktığımız, kalkınma adına verimli tarım topraklarının, meraların, su kaynaklarının ve doğal yaşam alanlarının kolayca gözden çıkarılmasıdır.
Asıl mesele, yatırımların nerede ve hangi koşullarda yapılacağı, ekonomik kazanç sağlanırken toplumun ve doğanın ne ölçüde bedel ödeyeceğidir. Bir fabrikanın kurulması üretim ve istihdam sağlayabilir; ancak verimli bir tarım arazisine kurulan tesis, ülkenin gıda üretim kapasitesini de zedeler. Kısa vadede cazip görünen ekonomik bir tercih, uzun vadede tarımsal üretimden su kaynaklarına kadar pek çok alanda telafisi güç kayıplara yol açabilir.
Bu nedenle yatırım kararları yalnızca yatırımcının maliyet hesabına göre değil, kamu yararı ve gelecek kuşakların hakları gözetilerek alınmalıdır.
Türkiye’nin farklı bölgelerinde tarım, sanayi ve enerji yatırımları arasındaki gerilimin somut örneklerini görüyoruz.
Manisa ve Aydın’da tarımsal üretim ile sanayi ve jeotermal enerji yatırımları arasındaki arazi kullanımı tartışmaları, Konya ve Adana gibi tarım merkezlerinde üretim alanlarının korunması gereği, Kocaeli ve Sakarya’daki sanayi yoğunluğu, Trakya’daki sanayi ve yerleşim baskısı ile Balıkesir’deki çok yönlü denge arayışı, planlamanın hayati önemini ortaya koyuyor. Her bölgenin koşulları farklı olsa da temel soru aynıdır:
Üretim kapasitemizi artırırken bizi besleyen toprakları ve yaşamımızı sürdüren doğal kaynakları nasıl koruyacağız?
Sanayi tesislerinin belirli bölgelerde yoğunlaşmasının ekonomik ve lojistik nedenleri vardır. Ham maddeye, pazarlara, limanlara, ulaşım ağlarına ve nitelikli iş gücüne yakınlık yatırımcıya avantaj sağlar; mevcut sanayi bölgelerinin çevresinde yeni tesisler kurulması altyapı maliyetlerini düşürebilir.
Ancak yatırımcı açısından kârlı görünen her tercih, ülkenin bütünü açısından aynı ölçüde yararlı olmayabilir. Verimli bir tarım arazisinin sanayiye açılmasıyla elde edilen ekonomik kazanç hesaplanırken kaybedilen tarımsal üretim, su kaynakları üzerindeki baskı, doğal yaşam alanlarının daralması ve çevresel maliyetler de hesaba katılmalıdır.
Çünkü bu kayıpların bedeli yalnızca yatırımcıya değil, toplumun tamamına ve gelecek kuşaklara yansır.
Çözüm, sanayi yatırımlarını engellemek değil, doğru alanlara yönlendirmektir. Devlet; tarımsal üretim değeri düşük, ekolojik açıdan hassas olmayan ve jeolojik-teknik özellikleri sanayiye uygun alanları bilimsel çalışmalarla belirlemelidir. Ulaşım yolları, enerji, su ve arıtma sistemleri gibi ortak altyapı hizmetleri bu bölgelerde önceden hazırlanmalıdır.
Böylece yatırımcıların maliyetleri azaltılırken verimli tarım arazileri üzerindeki baskı da hafifletilebilir.
Bununla birlikte, tarımsal açıdan verimsiz görünen her arazi sanayiye uygun değildir. Bir alan mera, yaban hayatı yaşam sahası ya da su havzası niteliği taşıyabilir. Bu nedenle yer seçimi yalnızca ekonomik ölçütlere göre değil; toprak yapısı, su varlığı, ekolojik değerler ve çevresel etkiler bir arada değerlendirilerek yapılmalıdır. Planlı sanayi bölgeleri oluşturmak, hem yatırımları kolaylaştıran hem de doğal varlıkları koruyan akılcı bir kamu politikasıdır.
Aynı sorumluluk enerji yatırımları için de geçerlidir. Aydın ve Manisa gibi jeotermal kaynakların bulunduğu bölgelerde jeotermal santrallerin tarım alanları, su kaynakları ve çevre üzerindeki etkileri titizlikle incelenmelidir. Jeotermal enerji önemli bir kaynak olabilir; ancak bu durum, her projenin her yerde uygulanabileceği anlamına gelmez. Jeotermal akışkanların yönetimi, olası sızıntılar, gaz salımları, atık bertarafı ve yer altı sularının korunması konusunda sıkı standartlar uygulanmalıdır. Tarımsal üretim ve insan sağlığı üzerindeki riskler bağımsız bilimsel incelemelerle belirlenmeli, denetim sonuçları kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşılmalıdır. Enerji ihtiyacını karşılamak, çevreyi koruma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Muş’un Varto ilçesinde gündeme gelen jeotermal kaynak arama projesi de bu anlayışla ele alınmalıdır. Güzelkent (Tata), Köprücük (Kasıma), Teknedüzü (Bada), Çallıdere (Xwarike) köylerinde, bir Amerikan şirketi olan İGNIS H2 Enerji Üretim A.Ş tarafından, 2023/02 numaralı ruhsat kapsamında 4.037,99 hektarlık alanda jeotermal sondaj çalışması yapılmak isteniyor ve bu köylerin sınırları içerisinde 10 ayrı sondaj kuyusunun açılması planlanıyor.
Bu havza da; Küçüktepe (Hemuge), Özkonak (karagveci), Yeşildal (Çorsan), Onpınar (Emera), Dağcılar (Canesera), Üçbulak (Uskurane kıja) Eryurdu (Xaşxaşe), Beşikkaya (Muska) Çaylar ( Uskurane Pila), Doğanca (Soyfa), İçmeler (Rekasa), Armutkaşı (Tazige), Tuzluca (Şorike), Taşlıyayla (Şema), Zerdo Mezrası (Mezra Zerdi) köylerinin de bulunduğu, mera niteliğindeki bir alanın sondaj çalışmaları için tahsisi; bölgenin hayvancılığa dayalı geçim kaynakları, su varlığı ve doğal çevresi bakımından önemli soruları gündeme getirmiştir.
Konuyla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan soru önergelerinde mera alanlarının kullanımı, hayvancılık üzerindeki etkiler, yer altı suları ve yöre halkının karar süreçlerine katılımı hakkında açıklama istenmiştir. Bu soruların yanıtlanması, yalnızca projeye ilişkin tartışmaların aydınlatılması değil, kamu yararının nasıl gözetileceğinin ortaya konulması bakımından da kritiktir. Projenin ekonomik getirileri kadar çevresel ve toplumsal sonuçları da somut verilerle değerlendirilmelidir.
Varto’nun jeolojik yapısı ve fay hatlarına yakınlığı da bu değerlendirmelerin ayrılmaz bir parçasıdır. Fay hatlarına yakınlık, tek başına bir projenin gerçekleştirilemeyeceği anlamına gelmez; ancak jeotermal arama, sondaj ve işletme faaliyetlerinin bölgenin hidrojeolojik ve sismotektonik özellikleriyle birlikte incelenmesi zorunludur.
TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odasının da Varto ve Karlıova çevresindeki jeotermal faaliyetlere ilişkin uyarısı; su kaynakları, meralar, tarım, hayvancılık ve doğal çevre üzerindeki kaygıların haklılığını göstermektedir.
Varto halkının toprağı, suyu, merası ve geçim kaynakları söz konusu olduğunda yöre insanının kaygıları dikkate alınmalıdır. Yetkili kurumlar yalnızca projenin ekonomik katkılarını anlatmakla yetinmemeli; tarım, hayvancılık ve çevre üzerindeki olası etkileri de açıkça ortaya koymalıdır. Bağımsız bilimsel raporlar kamuoyuyla paylaşılmalı ve yöre halkının görüşleri karar süreçlerine yansıtılmalıdır. Bilimsel değerlendirmeler giderilemeyen riskler ortaya koyarsa proje yeniden ele alınmalıdır.
Kamu yararı, bölge halkının yaşamı ve doğal varlıkların korunması ekonomik beklentilerin gerisine itilemez. Varto’nun geleceği hakkında karar verilirken yalnızca yer altındaki enerji potansiyeli değil, yer üstünde sürdürülen yaşam da hesaba katılmalıdır.
Tarım alanlarını korumak yalnızca çiftçilerin ya da kırsalda yaşayanların sorunu değildir; gıda üretimi, ekonomik bağımsızlığın ve toplumsal güvenliğin temel unsurlarından biridir.
Türkiye’nin geçmişteki tarımsal üretim gücü, bugün bütün ürünlerde kendine yeterli olduğu anlamına gelmediği gibi, bazı ürünlerin ithal edilmesi de tarımın bütünüyle bittiği anlamına gelmez. Önemli olan, üretim açığının nedenlerini doğru belirlemek ve yerli üretim kapasitesini akılcı politikalarla geliştirmektir.
Buna karşın, verimli toprakları yapılaşmaya açarken tarımsal üretimi artırmaya çalışmak ciddi bir planlama çelişkisidir. Bir yandan çiftçiden daha fazla üretim yapmasını bekleyip diğer yandan üretimin temelini oluşturan arazileri farklı amaçlara tahsis etmek, uzun vadeli bir tarım politikasıyla bağdaşmaz.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının yayımladığı çevresel göstergelere göre; 1989-2018 döneminde toplam 2 milyon 604 bin 517 hektar tarım arazisinin tarım dışı kullanımına izin verilmiştir. Aynı kaynakta, 2005-2018 yılları arasında tarım dışı kullanıma açılan 722 bin 488 hektarlık alanın %23,7’sinin mutlak tarım arazisi olduğu belirtilmektedir. Bu veriler günümüzdeki toplam arazi kaybını tek başına yansıtmasa da tarım toprakları üzerindeki baskının boyutunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu tarım arazilerinin korunmasını öngörmektedir; ancak asıl mesele, bu hükümlerin yatırım ve imar kararlarında tavizsiz biçimde uygulanmasıdır. Kurallar ekonomik ve siyasi baskılar karşısında işlevsiz kalıyorsa, kâğıt üzerindeki güvenceler toprağı korumaya yetmez.
Sanayi ve istihdam olanaklarının ülke genelindeki dengesiz dağılımı da kalkınmanın bir diğer kritik boyutudur. Yatırımların belirli merkezlerde yığılması, insanları geçimlerini sağlayabilmek için doğdukları yerlerden göç etmek zorunda bırakmaktadır.
Tarımdan yeterli gelir elde edemeyen, üretim maliyetleri altında ezilen ve memleketinde iş bulamayan bireyler büyük şehirlere göç etmektedir. Bu durum yalnızca üretimin coğrafyasını değil, ülkenin nüfus ve toplumsal yapısını da değiştirmektedir.
Göç alan kentlerde konut ihtiyacı artmakta; ulaşım, sağlık ve eğitim hizmetleri üzerindeki yük ağırlaşmaktadır. Yeşil alanlar daralmakta, plansız yapılaşma yaygınlaşmakta ve altyapı yetersizlikleri belirginleşmektedir. İnsanlar sağlıklı konutlara erişemediklerinde temel hizmetlerden yoksun mahallelerde yaşamak zorunda kalabilmektedir.
Oysa kentlerin büyümesi tek başına gelişmişlik göstergesi değildir. Gerçek gelişme, kentte yaşayan herkesin uygun konuta, nitelikli eğitime, sağlığa, ulaşıma ve güvenli bir çevreye erişebilmesiyle mümkündür.
Bu dönüşüm aile ilişkilerini ve toplumsal yaşamı da derinden sarsmaktadır. Geçim sıkıntısı, uzun çalışma saatleri, barınma sorunları ve sosyal çevreden kopuş aile içi bağları zayıflatmaktadır. Çocuklar ve gençler yeterli imkânlara ulaşamadıklarında dışlanmışlık duygusuyla karşılaşabilmektedir. Yoksulluğun ve umutsuzluğun derinleştiği, kamusal hizmetlerin yetersiz kaldığı ortamlarda suçla mücadele de güçleşmektedir.
Ancak bu sorunları yalnızca bireylerin davranışlarıyla açıklamak, onları besleyen ekonomik ve sosyal koşulları göz ardı etmek demektir. Göç eden insanları toplumsal sorunların sorumlusu ilan etmek de aynı ölçüde yanlıştır. İnsanlar keyfi olarak değil, doğdukları yerde geçimlerini sağlayamadıkları için göç etmektedir. Asıl yapılması gereken, insanları yoksulluk ve dışlanmayla baş başa bırakan koşulları ortadan kaldırmaktır.
Aileleri destekleyen sosyal politikalar, çocuklara ve gençlere yönelik eğitim olanakları, güvenli yaşam alanları ve erişilebilir sosyal hizmetler güçlendirilmelidir. Toplumsal dayanışma, insanları suçlamakla değil, onlara insanca yaşam koşulları sunmakla korunabilir.
Dengeli kalkınma, sanayiyi her köşeye aynı ölçüde yaymak anlamına gelmez; amaç, yatırımları hâlihazırda gelişmiş merkezlerde toplamak yerine bölgelerin kendi potansiyellerine uygun üretim ve istihdam alanları oluşturmaktır.
Tarımın güçlü olduğu yerlerde çiftçinin gelirini artırmak, üretim maliyetlerini düşürmek, ürünlerin işlenmesini ve pazara ulaştırılmasını kolaylaştırmak gerekir. Tarıma dayalı sanayi, verimli tarım topraklarını yok edecek biçimde değil, üretimi destekleyecek şekilde uygun alanlarda geliştirilmelidir. Diğer bölgelerde ise yerel kaynaklara ve insan gücüne uygun yatırımlar desteklenmelidir.
Böyle bir yaklaşım, insanların iş bulabilmek için memleketlerini terk etme zorunluluğunu azaltacağı gibi büyük şehirlerin altyapı üzerindeki baskısını da hafifletecektir.
Bölgesel kalkınma; yalnızca yeni fabrikalar kurmakla değil, insanların yaşadıkları yerde üretim yapabilmeleri, geçimlerini sağlayabilmeleri ve insanca yaşayabilmeleriyle anlam kazanır.
Bunun için merkezi yönetimden yerel yönetimlere, yatırımcılardan meslek odalarına kadar herkes sorumluluk üstlenmelidir.
Tarım arazilerinin korunmasına ilişkin mevzuat kâğıt üstünde kalmamalı; imar kararları ve çevresel değerlendirmeler şeffaflıkla denetlenmelidir. Bir yatırımın ekonomik getirisi hesaplanırken kaybedilecek tarımsal üretim, su kaynakları, ekolojik değerler ve toplumsal maliyetler de hesaba katılmalıdır. Bilim insanlarının, çiftçilerin, yerel halkın ve meslek kuruluşlarının görüşleri karar süreçlerinde karşılık bulmalıdır.
Kalkınma politikalarının başarısı kurulan tesis sayısıyla değil, bu yatırımların topluma ne kazandırdığı ve geride nasıl bir çevre bıraktığıyla ölçülmelidir.
Toprak yalnızca üzerine fabrika kurulan, yol geçirilen ya da bina dikilen bir arazi değildir; gıdamızın, su döngüsünün, biyolojik çeşitliliğin ve kırsal yaşamın temelidir. Kentler de yalnızca binalardan ibaret değildir; ailelerin yaşadığı, çocukların yetiştiği, insanların birbirine tutunduğu ortak yaşam alanlarıdır. Toprağı korumayı göz ardı eden bir üretim anlayışı da kentlerdeki yaşam kalitesini ihmal eden bir büyüme modeli de sorunları çözmek yerine yenilerini üretir.
Biz sanayiye ve enerji yatırımlarına karşı değiliz; plansızlığa, verimli tarım alanlarının kolayca gözden çıkarılmasına, doğal kaynakların denetimsiz kullanımına ve kalkınmanın bedelinin toplumun sırtına yüklenmesine karşıyız. İhtiyacımız olan; üretimi artırırken toprağı koruyan, enerji üretirken suyu ve doğayı gözeten, yatırımları planlarken bölgeler arası eşitsizlikleri azaltan ve kentleri insan onuruna uygun yaşam alanlarına dönüştüren bir kalkınma anlayışıdır.
Çünkü kalkınma, sadece daha fazla üretmek değil, üretilen değerle daha iyi bir yaşam kurabilmektir. Verimli topraklarımızı, su kaynaklarımızı ve doğal zenginliklerimizi korumak, gelecek kuşaklara karşı en temel sorumluluğumuzdur. Bir ülke toprağını kaybettiğinde kendi kendini besleme kapasitesini tehlikeye atar; insanlarını yaşadıkları yerlerden koparıp yoksullukla baş başa bıraktığında ise toplumsal dayanışmasını zayıflatır.
Gerçek kalkınma; insanı doğasından, toprağı üretimden, ekonomik büyümeyi toplumsal adaletten koparmadan ilerleyebilmektir. Bir ülkenin başarısı ne kadar ürettiğiyle değil, bu üretimi gerçekleştirirken neleri koruyabildiğiyle ölçülür. İnsanını da toprağını da feda etmeyen bir ülke, geleceğini ancak böyle güvence altına alabilir.
