“72 millete bir nazarla bakan bir öğretinin gözlerini kapatması düşünülemez.”
Bazı mekânlar vardır ki zamanla bir toplumun hafızasına, vicdanına ve ortak değerlerine dönüşür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin adıyla anılan meydan da böyle bir yerdir.
Bu nedenle burada yaşananları yalnızca bir protokol düzeni, bir davet listesi, bir sanatçı ile siyasetçi arasındaki gerilim veya birkaç dakikalık bir tartışma üzerinden değerlendirmek doğru değildir. Çünkü konu, bütün bunların ötesinde, Hacı Bektaş-ı Veli’nin temsil ettiği anlayışın bugün ne ölçüde yaşatıldığıyla ilgilidir.
Sorulması gereken soru aslında çok basit:
Hacı Bektaş-ı Veli Meydanı kimin?
Cevabı da aynı ölçüde açık olmalıdır.
Burası herhangi bir siyasi partinin, belediyenin, genel başkanın, sanatçının veya grubun özel alanı değildir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin adıyla anılan bu meydan, Anadolu’nun yüzyıllardır taşıdığı bir irfanın ve insanı merkeze alan bir anlayışın ortak hafızasıdır.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin düşüncesi insanları siyasi kimliklerine, makamlarına, mezheplerine veya etnik kökenlerine göre birbirinden ayıran bir anlayış değildir. Tam tersine, farklılıkları çatışmanın değil birlikte yaşamanın zemini olarak gören bir yaklaşımı temsil eder.
“72 millete bir nazarla bakmak” sözü de bu anlayışın en güçlü ifadelerinden biridir.
İşte bu nedenle, böyle bir düşüncenin temsil edildiği yerde insanların siyasi kimliklerine veya yakınlıklarına göre farklı muamele gördüğü izleniminin oluşması üzerinde durulması gereken bir konudur.
Çünkü bazen bir sandalye veya önünüze konulan bir sehpa, bir şişe su, size verilen değerin nasıl algılandığını gösteren küçük ama anlamlı bir ayrıntıya dönüşür.
2024 yılında Hacı Bektaş-ı Veli anma etkinliklerinden kamuoyuna yansıyan görüntüler de bu nedenle tartışıldı. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun önünde sehpa ve su bulunurken Kemal Kılıçdaroğlu’nun önünde bulunmaması dikkat çekti. Aynı karede TİP Genel Başkanı Erkan Baş ile DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın önünde de sehpa ve su bulunduğu görüldü.
Elbette bu görüntüleri yalnızca bir protokol ayrıntısı olarak değerlendirenler olabilir.
Ancak burada savunulması gereken şey Kılıçdaroğlu’na özel bir ayrıcalık tanınması değildir. Tam tersine, hiç kimseye ayrıcalık tanınmamasıdır.
Çünkü eşitlik, yalnızca kendimize yapılan haksızlığa itiraz etmekten ibaret değildir. Gerçek eşitlik, başkasına yapılan haksızlığı da aynı duyarlılıkla görebilmektir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzun yıllar CHP Genel Başkanlığı yapmış olması ve Alevi kimliğiyle toplum tarafından tanınması da elbette bu tartışmanın dışında tutulamaz. Ancak bundan bir ayrıcalık talebi çıkarmak doğru değildir.
Tam tersine, asıl mesele, Kılıçdaroğlu için istemediğimiz bu ayrımın hiç kimse için yapılmamasını istemektir.
Hacı Bektaş’ın meydanında ölçü siyasi güç olmamalıdır.
Bugün aynı konu, başka bir tartışmanın üzerinden yeniden karşımıza çıkıyor.
2026 Hacı Bektaş-ı Veli anmaları öncesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun davet edilip edilmediği ve Özgür Özel’in davet edilmesi üzerinden kamuoyunda çeşitli değerlendirmeler yapılıyor.
Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor.
Kılıçdaroğlu’na davetiyenin doğrudan verilmediği, davetiyenin CHP Genel Başkan Yardımcısı Necdet Saraç vasıtasıyla kendisine gönderildiğinin ifade edildiği belirtiliyor.
Bu nedenle konuyu “Kılıçdaroğlu’na davetiye gönderilmedi” şeklinde sunmak doğru olmaz.
Asıl üzerinde durulması gereken, davetiyenin nasıl ulaştırıldığından çok, davetlerin hangi ölçüye göre yapıldığıdır.
Bir kişinin neden davet edildiğini veya edilmediğini kesin biçimde söyleyebilmek için organizasyonun resmî gerekçesini bilmek gerekir. Ancak kamuoyunun sorduğu soruyu da görmezden gelemeyiz.
Davetlerin ölçüsü nedir?
Siyasi makam mı?
Günün siyasi gücü mü?
Parti genel başkanlığı mı?
Yoksa Hacı Bektaş-ı Veli’nin herkesi kucaklayan anlayışı mı?
Bu soruların cevabı açık ve şeffaf olmalıdır.
Çünkü Hacı Bektaş-ı Veli’nin adı, siyasi dengeler değiştikçe davet listelerinin de değiştiği bir protokol hesabına indirgenmemelidir.
Tam da burada son günlerde kamuoyunda tartışılan Sabahat Akkiraz-Tülay Hatimoğulları meselesi karşımıza çıkıyor.
Sabahat Akkiraz’ın sahnede deyişlerini seslendirdiği sırada Tülay Hatimoğulları’nın protokoldeki yerinden ayrılması ve ardından Akkiraz’ın da; “Benim deyişlerim herkese nasip olmaz” şeklindeki paylaşımı kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.
Olayın arka planına ilişkin değerlendirmelerde Akkiraz’ın bazı siyasi açıklamalarının ve özellikle yürütülen Kürt meselesi sürecine yönelik eleştirilerinin etkili olduğu ileri sürüldü.
Bir siyasetçi, bir sanatçının düşüncelerini beğenmeyebilir. Ona katılmayabilir, eleştirebilir. Hatta siyasi çizgisine bütünüyle karşı çıkabilir.
Bunda sorun yoktur.
Demokratik hayatın doğal sonucu zaten farklı düşüncelerin bir arada bulunabilmesidir.
Asıl sorun, farklı düşünceye duyulan tepkinin ortak bir kültürel değerin önüne geçmesidir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin adının yaşatıldığı bir ortamda siyasi görüş ayrılıklarının insanları birbirinden uzaklaştırması, onun temsil ettiği anlayışla bağdaşır mı?
Bence bağdaşmaz.
Fakat aynı anlayışı Sabahat Akkiraz’ın sözleri için de korumak gerekir.
“Benim deyişlerim herkese nasip olmaz” ifadesi, bir sanatçının kendi yorumuna duyduğu güvenin ötesine geçerek ortak bir kültürel miras üzerinde kişisel sahiplik duygusu oluşturabilecek bir anlam taşıyor.
Sabahat Akkiraz’ın sanatçılığına, yorumculuğuna ve Alevi-Bektaşi müzik kültürünün geniş kitlelere ulaşmasına yaptığı katkıya elbette saygı duyulabilir.
Fakat katkı başka, sahiplik başkadır.
Deyişler bir sanatçının kişisel mülkü değildir.
Pir Sultan Abdal’ın, Nesimi’nin, Kul Himmet’in ve daha nice ozanın sözleri, yüzyılların ortak hafızasından süzülerek bugüne ulaşmış bir kültürel mirastır.
Sanatçı bu mirası yorumlar, seslendirir, yaşatır ve yeni kuşaklara aktarır.
Bu nedenle “benim deyişlerim” yerine “benim yorumladığım deyişler” demek, hem gerçeğe hem de bu kültürel mirasın ruhuna daha uygun olur.
Çünkü gerçek sanatçının büyüklüğü, mirası kendisine mal etmesinde değil; onu hakkıyla taşımasında ortaya çıkar.
Belki de Hacı Bektaş’ın meydanında bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur:
Daha az ego, daha fazla tevazu.
Daha az sahiplenme, daha fazla paylaşma.
Daha az siyasi hesap, daha fazla insanlık.
Bütün bu tartışmalar bizi aynı noktaya getiriyor: Organizasyonu yapanların sorumluluğuna;
Bir anma töreni yalnızca sahneden, protokolden ve davet listesinden ibaret değildir. Böylesine tarihsel ve manevi anlam taşıyan bir etkinliği düzenleyenler, farklı siyasi görüşlerin aynı ortamda bulunabileceği ve birbirini dinleyebileceği bir atmosfer oluşturmak zorundadır.
Kimin davet edildiği kadar, nasıl karşılandığı ve nasıl ağırlandığı da önemlidir.
Protokolde kimin nerede oturduğu kadar, hiç kimsenin kendisini değersiz hissetmeyeceği bir düzen kurulması gerekir.
Sanatçının siyasi görüşü kadar, farklı düşünen bir siyasetçinin de o sanatçıyı dinleyebilme olgunluğu önem taşır.
Çünkü Hacı Bektaş-ı Veli anması, siyasi rekabetin sahnesi değil; ortak değerlerin buluşma noktası olmalıdır.
Ne var ki bugün karşımızda duran tablo, söylem ile uygulama arasında ciddi bir mesafe bulunduğunu düşündürüyor.
Bir yanda Hacı Bektaş-ı Veli’nin hoşgörüsünden, sevgisinden, kardeşliğinden ve “72 millete bir nazarla bakmak” anlayışından söz ediyoruz.
Diğer yanda siyasi görüş farklılığı ortaya çıktığında birbirimizi dinlemiyor, protokolü terk ediyor, davet listelerini siyasi dengeler üzerinden tartışıyor ve ortak kültürel mirası kişisel sahiplik alanına dönüştürüyoruz.
Bu nasıl bir çelişkidir?
Hacı Bektaş-ı Veli’nin adını anmak kolaydır.
Asıl zor olan, onun öğretisinin gerektirdiği ahlakı yaşatmaktır.
Hiç kimse bu meydanı kendi siyasi görüşünün tapulu arazisi gibi göremez.
Bu meydan; CHP’nin, AK Parti’nin, MHP’nin, Yeni Parti’nin, DEM Parti’nin, TİP’in, İYİ Parti’nin ya da Saadet Partisi’nin olmadığı gibi, herhangi bir belediyenin, genel başkanın veya sanatçının da değildir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin Meydanı toplumundur.
Bu alan, toplumun bütün farklılıklarıyla birlikte ortaklaşabildiği ölçüde anlam kazanır.
Bu nedenle organizasyonu yapanların kendilerine çok basit ama çok önemli bir soru sorması gerekir:
“Biz gerçekten herkese aynı gözle baktık mı ve bakıyor muyuz?”
Eğer cevap evetse, bunun davetlerden protokole, sahneden sanatçı seçimlerine kadar organizasyonun bütününde görülmesi gerekir.
Değilse, Hacı Bektaş-ı Veli’nin adını anmak tek başına yeterli değildir.
Bir bardak suyu da küçümsemeyelim.
Çünkü bazen küçük bir ayrıntı, eşitlik anlayışının nasıl uygulandığını gösterir.
Bir sanatçının protokol karşısındaki tavrını da görmezden gelmeyelim.
Çünkü bazen bir sahneden kalkmak, siyasi tahammülsüzlüğün sembolüne dönüşebilir.
Bir cümleyi de hafife almayalım.
Çünkü “Benim deyişlerim” demek, ortak bir kültürel miras karşısında insanın kendisini nereye koyduğunu gösterebilir.
Bütün bunların toplamında karşımıza çıkan asıl soru, herhangi bir siyasetçinin, sanatçının veya siyasi partinin ne yaptığı değildir.
Asıl soru, Hacı Bektaş-ı Veli’nin mirasına nasıl sahip çıkacağımızdır.
Çünkü mesele, Sabahat Akkiraz, Tülay Hatimoğulları, Kemal Kılıçdaroğlu veya Özgür Özel değildir. Bunlar yalnızca tartışmanın görünen yüzleridir.
Daha büyük mesele, yüzyıllar boyunca insanı merkeze alan bir anlayışın bugünün siyasi hesapları arasında anlamını kaybedip kaybetmeyeceğidir.
Bu nedenle siyasi gücün kültürel mirasa, protokolün insanlık değerlerine, kişisel egonun ortak hafızaya ve günün hesaplarının yüzyıllık bir öğretinin önüne geçmesine izin vermemeliyiz.
Çünkü 72 millete bir nazarla bakan bir öğretinin gözlerini kapatması düşünülemez.
O gözler açık kalmalı.
Herkesi görmeli.
Farklılıkları fark etmeli.
Ama hiç kimseyi ötekileştirmemeli.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin meydanında aradığımız şey aslında çok açık:
Ayrıcalık değil eşitlik.
Üstünlük değil tevazu.
Dışlama değil hoşgörü.
Siyasi hesap değil insanlık.
O zaman soruyu bir kez daha sormakta yarar var:
HACI BEKTAŞ VELİ MEYDANI KİMİN?
Cevap aslında çok açık:
Hiç kimsenin özel mülkü değil; hepimizin ortak vicdanıdır.
O vicdanı siyasetin, egonun ve günlük hesapların gölgesinden korumak ise hepimizin sorumluluğudur.
