Siyasette bazı kavramlar vardır ki yalnızca bir davranışı tanımlamaz; aynı zamanda siyasetin ahlakını, samimiyetini ve toplumla kurduğu güven ilişkisini de tartışmaya açar. “Takiyyecilik” bunlardan biridir.
Günümüzde bu kavram, tarihsel ve dini anlamının yanı sıra siyasi hayatta da kullanılmaktadır. Siyasette takiyyecilik denildiğinde çoğu zaman gerçek düşünceyi gizlemek, asıl amacı perdelemek, farklı toplum kesimlerine farklı yüzler göstermek, iktidara ulaşıncaya kadar başka bir görüntü sergilemek ve sahip olunan gücü korumak için söylem ile davranış arasında bilinçli bir mesafe oluşturmak şeklinde anlaşılmaktadır.
Takiyye kavramının dini literatürdeki anlamı elbette kendine özgü bir tarihsel çerçeveye sahiptir. Ancak kavramın siyasetteki kullanımının da bütünüyle anlamsız olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü insan davranışında olduğu gibi siyasi hayatta da gerçek düşünceyi saklama, olduğundan farklı görünme ve asıl amacı gizleyerek destek toplama davranışları vardır.
Bana göre siyasette takiyyeciliği yalnızca “tutarsızlık” olarak görmek eksik bir değerlendirmedir. Tutarsızlık bazen yanlış hesaplamadan, bilgi eksikliğinden, şartların değişmesinden veya siyasi bir tercihin beklenmedik sonuçlarından kaynaklanabilir. Takiyyecilik ise bundan daha farklıdır. Burada esas mesele, gerçek düşüncenin veya hedefin bilinçli biçimde gizlenmesi ve kamuoyuna bunun yerine başka bir görüntünün sunulmasıdır.
Bu nedenle her fikir değişikliğini takiyyecilik olarak nitelendirmek doğru değildir. İnsanlar düşüncelerini değiştirebilir. Siyasetçiler de değişen şartlar karşısında yeni politikalar geliştirebilir. Dün savunulan bir görüşün bugün terk edilmesi, tek başına samimiyetsizlik kanıtı sayılamaz. Hatta yanlış olduğunu fark ettiği bir düşünceden vazgeçebilmek, kimi zaman siyasi olgunluğun göstergesidir.
Ancak bunun açıkça ifade edilmesi gerekir.
“Dün böyle düşünüyordum, bugün farklı düşünüyorum” diyebilmek başka bir şeydir; dün söylediğini hiç söylememiş gibi davranmak başka bir şey.
Değişimin gerekçesini açıklamak başka bir şeydir; değişmediğini iddia ederek geçmişi yok saymak başka bir şey.
Takiyyeciliğin sınırı tam da burada başlar.
Çünkü samimi bir fikir değişikliğinde kişi, geçmişiyle bugününü karşılaştırmaktan kaçınmaz. Neden değiştiğini anlatır, yeni şartları ortaya koyar, önceki düşüncesinin yanlış olduğunu düşünüyorsa bunu kabul eder. Takiyyecilikte ise geçmişin üzeri örtülür; bugünün ihtiyaçlarına uygun yeni bir görüntü oluşturulur ve toplumun bu görüntüyü gerçek kabul etmesi beklenir.
Siyasette bunun neden cazip olduğunu anlamak zor değildir. İktidar hedefleyen her siyasi hareket, mümkün olduğunca geniş bir toplumsal desteğe ihtiyaç duyar. Dar bir çevrenin desteğiyle yetinmeyen siyasi aktör, zamanla daha geniş kitlelere ulaşmak ister. Bunun sonucunda kullanılan dil değişebilir, bazı ifadeler yumuşatılabilir, toplumun farklı kesimlerinin hassasiyetlerine uygun mesajlar öne çıkarılabilir.
Buraya kadar olan kısmı siyasetin doğal şartları içinde değerlendirmek mümkündür.
Fakat bir siyasi hareketin toplumdan destek alabilmek için gerçek düşüncesini bilinçli olarak saklaması, ulaşmak istediği hedefi perdelemesi ve iktidara ulaştığında daha önce gizlediği anlayışı uygulamaya koyması, artık sıradan bir siyasi strateji olmaktan çıkar.
İşte siyasi takiyyecilik dediğimiz olgu burada görünür hâle gelir.
Türkiye’nin siyasi geçmişi bu açıdan dikkat çekici örneklerle doludur. Özellikle din, devlet, laiklik, muhafazakârlık, milliyetçilik, demokrasi ve özgürlükler çevresinde yürütülen tartışmalarda siyasi hareketlerin zaman içerisinde farklı söylemler geliştirdiği görülmüştür.
Bir dönemin sert dili, başka bir dönemde daha yumuşak ifadelerle değiştirilmiş; bazı siyasi hedefler doğrudan dile getirilmek yerine daha kabul edilebilir kavramların arkasına yerleştirilmiş; geniş kitlelere ulaşma ihtiyacı arttıkça siyasi söylemin sınırları yeniden çizilmiştir.
Bunların tamamını takiyyecilik olarak değerlendirmek elbette doğru değildir. Fakat bunların tamamını yalnızca “siyasi olgunlaşma” veya “şartlara uyum” şeklinde açıklamak da fazla iyimser olur.
Çünkü siyasette hedefler kadar yöntemler de önemlidir.
Bir siyasi hareket gerçekten dönüşmüşse bunu açıkça söyleyebilir. Toplum değişmiştir, kendisi de değişmiştir. Eski politikalarının yanlış olduğunu düşünmektedir ve yeni bir yol benimsemiştir. Böyle bir durumda tartışılacak olan, yeni politikanın doğru olup olmadığıdır.
Ama siyasi hareket aslında aynı hedefi koruduğu hâlde yalnızca toplumun tepkisini çekmemek için söylemini değiştiriyorsa, o zaman mesele farklıdır. Burada değişen düşünce değil, düşüncenin topluma sunuluş biçimidir.
Takiyyecilik iddiasını önemli hâle getiren de budur.
Türkiye’de özellikle 28 Şubat süreci ve sonrasında yaşanan siyasi gelişmeler, bu bakımdan uzun yıllar tartışılmıştır. Muhafazakâr siyasi hareketlerin devlet, laiklik ve demokratik sistemle ilişkisi üzerinden “söylenen ile asıl hedeflenen aynı mı?” sorusu gündeme gelmiştir. Bir kesim yaşanan değişimleri demokratikleşme ve siyasal normalleşme olarak yorumlarken, başka bir kesim bunları iktidara ulaşabilmek için gerçekleştirilen stratejik bir söylem değişikliği olarak değerlendirmiştir.
Bu tartışmanın bugün hâlâ tamamen sona ermemiş olması tesadüfi değildir.
Çünkü siyasette bazı soruların cevabı yalnızca bir konuşmada bulunmaz. Asıl cevap, yıllar içerisinde ortaya çıkan davranışlarda, alınan kararlarda, kurulan ittifaklarda ve iktidar dönemindeki uygulamalarda görülür.
Bu noktada Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasi serüveni de Türkiye’deki takiyyecilik tartışmalarının önemli başlıklarından biridir. AK Parti’nin kuruluş döneminde demokrasi, Avrupa Birliği, ekonomik reformlar, sivilleşme ve vesayetle mücadele gibi başlıklar öne çıkmış; daha geniş toplum kesimlerine ulaşmayı amaçlayan bir siyasi dil benimsenmiştir.
Sonraki yıllarda ise Türkiye’nin iç ve dış şartlarıyla birlikte iktidarın siyasi çizgisinde önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişimlerin nasıl yorumlanacağı konusunda toplumda farklı görüşler bulunmaktadır. Kimileri bunu siyasi şartların ve iktidar tecrübesinin doğal sonucu olarak görürken, kimileri başlangıçtaki söylem ile sonraki uygulamalar arasındaki farkı siyasi takiyyeciliğin göstergesi olarak değerlendirmektedir.
Benim açımdan asıl önemli olan, hangi tarafın etiketinin kullanılacağı değil, ortada bulunan değişimin kendisidir.
Çünkü bir siyasi hareketin dün söylediği ile bugün yaptığı arasındaki fark ne kadar büyürse, “Neden?” sorusu da o kadar önem kazanır.
Bu soru sorulduğunda verilecek cevap siyasetin samimiyetini ortaya koyar.
“Şartlar değişti.”
“Biz de değiştik.”
“Geçmişte yanlış düşündük.”
“Bugün farklı bir değerlendirme yapıyoruz.”
Bunların hepsi anlaşılabilir siyasi açıklamalardır.
Fakat geçmişte söylenenleri inkâr etmek, hiçbir şey değişmemiş gibi davranmak ve toplumun hafızasını yok saymak, güven sorununu daha da büyütür.
Çünkü insan fikrini değiştirebilir; fakat geçmişini değiştiremez.
Siyasetçinin dün söylediği söz, bugün söylediği söz kadar gerçektir. Dün verilen söz, bugünkü siyasi ihtiyaçlar nedeniyle ortadan kalkmaz. Dün savunulan bir ilke, bugün unutuldu diye hiç var olmamış hâle gelmez.
Siyasi hafıza tam da bu nedenle önemlidir.
Takiyyeciliğin en belirgin sonuçlarından biri de söylem ile eylem arasındaki mesafenin giderek büyümesidir. Seçim döneminde başka, iktidar döneminde başka konuşmak; bir kesime farklı, diğerine farklı bir siyasi gerçeklik sunmak; kamuoyunun karşısında savunulan ilkelerle siyasi uygulamalar arasında sürekli ve açıklanamayan bir çelişki yaratmak, zamanla seçmenin güvenini aşındırır.
Örneğin “liyakat” diyerek siyaset yapan bir anlayışın kendi uygulamalarında liyakat tartışmalarına yol açması, “hukukun üstünlüğü” vurgusuyla iktidar arayan bir siyasi yapının hukuk konusunda ciddi eleştirilerle karşılaşması veya “israfla mücadele” sözü verenlerin kamu kaynaklarının kullanımı konusunda toplumun vicdanını rahatsız eden uygulamalarla gündeme gelmesi, doğal olarak sorgulanır.
Burada mesele yalnızca verilen sözlerin tutulmaması değildir.
Mesele, verilen sözlerin hangi amaçla verildiğidir.
Eğer bir vaat gerçekten benimsenmişse ve çeşitli nedenlerle yerine getirilememişse bunun açıklaması yapılabilir. Ekonomik kriz çıkabilir, savaş yaşanabilir, doğal afet meydana gelebilir, parlamentodaki dengeler değişebilir veya beklenmeyen gelişmeler ortaya çıkabilir.
Fakat bir vaat yalnızca seçim kazanmak için verilmişse ve daha başından itibaren yerine getirilmesi düşünülmemişse, burada siyasi ahlak bakımından çok daha ciddi bir problem vardır.
Takiyyeciliğin asıl tehlikesi de burada ortaya çıkar.
Çünkü seçmeni yanlış bir karara sürükleyen yalnızca yanlış bilgi değildir; bilinçli biçimde oluşturulan yanlış izlenim de aynı sonucu doğurabilir.
Siyasetçi, olduğundan farklı görünerek destek topladığında seçmenin tercih hakkını da sakatlamış olur. Çünkü seçmen gerçek siyasi programı değil, kendisine gösterilen görüntüyü tercih etmiştir.
Bu durum yalnızca seçim sonucunu değil, demokratik temsilin niteliğini de etkiler.
Siyasette takiyyecilik bu nedenle basit bir iletişim problemi değildir. Aynı zamanda siyasi ahlak problemidir.
Bir siyasetçinin her zaman aynı şeyi söylemesi beklenemez. Ancak söylediği şeyin arkasında bir samimiyet bulunması beklenebilir.
Siyasi hareketler ittifak kurabilir. Rakipleriyle uzlaşabilir. Daha önce karşı çıktıkları bazı politikaları benimseyebilir. Bunların hiçbiri tek başına takiyyecilik değildir.
Ancak bütün bunlar yapılırken topluma karşı dürüst olunması gerekir.
Çünkü siyasette uzlaşma ile ilkesizlik, strateji ile aldatma, değişim ile gizleme arasında önemli farklar vardır.
Bu farkı ortadan kaldırdığımızda, her türlü davranışı “siyasetin gereği” diyerek meşrulaştırabiliriz.
Oysa siyaset her şeyi meşru kılan bir alan değildir.
İktidar isteği, her yöntemi haklı çıkarmaz.
Seçim kazanma arzusu, gerçeği saklama hakkı vermez.
Çoğunluğun desteğini almak, topluma farklı gerçekler anlatmayı meşru hâle getirmez.
Tam tersine, iktidar iddiası büyüdükçe siyasi sorumluluk da büyür.
Takiyyeciliğin bir başka tehlikesi, siyasi hayatı sürekli bir şüphe ortamına sürüklemesidir. İnsanlar bir süre sonra söylenen hiçbir söze güvenmemeye başlar. Her açıklamanın altında başka bir amaç, her ittifakın arkasında gizli bir hesap, her politika değişikliğinin altında farklı bir niyet ararlar.
Sonunda ortaya çok tehlikeli bir düşünce çıkar:
“Nasıl olsa hepsi aynı.”
Demokratik hayat için bundan daha yıpratıcı düşüncelerden biri az bulunur.
Çünkü siyasetçilerin tamamının aynı olduğuna inanan toplum, doğru ile yanlışı ayırmakta da zorlanır. Dürüstlük ile kurnazlık, ilke ile çıkar, söz ile eylem arasındaki fark giderek silinir.
Oysa demokrasinin yaşaması için seçmenin yalnızca oy kullanması yetmez. Seçmen, oy verdiği kişinin ne söylediğini ve ne yaptığını karşılaştırabilmelidir.
Bu nedenle siyasi hafıza son derece önemlidir.
Bir siyasetçinin geçmişte söyledikleri, bugünkü davranışlarını anlamanın anahtarlarından biridir. Geçmişte savunulan bir görüşün bugün neden terk edildiği sorulmalıdır. Dün eleştirilen bir uygulama bugün benimsenmişse bunun gerekçesi sorulmalıdır. Bir siyasi hareketin söylemi değişmişse bu değişimin gerçek bir dönüşüm mü, yoksa yalnızca yeni bir siyasi ambalaj mı olduğu zaman içerisinde anlaşılmalıdır.
Çünkü takiyyecilik çoğu zaman tek bir cümlede yakalanmaz.
Bir süreç içerisinde ortaya çıkar.
Sözlerin tekrarında, davranışların sürekliliğinde, verilen mesajların birbirinden farklılaşmasında, iktidara giden yol ile iktidar sonrasındaki uygulama arasındaki farkta kendisini gösterir.
Bu nedenle siyasi takiyyeciliği anlamanın yolu da tek bir söze veya tek bir görüntüye bakmak değildir. Bütün siyasi çizgiye bakmak gerekir.
Bir siyasi aktör gerçekten değişmişse bunu zaman içinde görmek mümkündür.
Gerçekten dönüşmüşse eski düşüncesiyle hesaplaşır.
Gerçekten demokratikleşmişse bunu yalnızca söyleminde değil, uygulamasında da gösterir.
Gerçekten ilkeli ise zor zamanlarda da aynı ilkeyi savunur.
Çünkü insanın gerçek karakteri, rahat zamanlarda söylediği sözlerden çok, çıkarlarıyla ilkeleri karşı karşıya geldiğinde yaptığı tercihlerde ortaya çıkar.
Siyaset için de durum bundan farklı değildir.
Bir siyasi hareketin gerçek niteliğini anlamak için yalnızca iktidara gelmeden önce söylediklerine değil, iktidara geldiğinde ne yaptığına bakmak gerekir. Çünkü iktidar, siyasi söylemin en büyük sınavıdır.
Muhalefetteyken herkes özgürlükten söz edebilir.
İktidardayken özgürlüğü korumak daha büyük bir sınavdır.
Muhalefetteyken herkes adaletten söz edebilir.
Güç eline geçtiğinde adalete bağlı kalmak daha büyük bir sınavdır.
Muhalefetteyken herkes israftan şikâyet edebilir.
Kamu kaynaklarını kullanırken aynı hassasiyeti göstermek ise gerçek ölçüdür.
İşte bu nedenle siyasette takiyyeciliğin panzehiri daha güzel konuşmak değil, söylenen ile yapılan arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaktır.
Siyasetçi değişebilir.
Partiler değişebilir.
İttifaklar değişebilir.
Programlar değişebilir.
Hatta dün savunulan bir düşüncenin bugün yanlış olduğu kabul edilebilir.
Bunların hepsi siyasetin ve hayatın içinde vardır.
Fakat değişmeyen bir şey olmalıdır:
Topluma karşı dürüst olma zorunluluğu.
Çünkü seçmen, kendisine her zaman doğru kararlar veren kusursuz siyasetçiler aramıyor. Böyle bir siyasetçi zaten yoktur. Seçmen, en azından kendisine inanmadığı bir şeyi inanıyormuş gibi anlatmayan, değiştiğinde neden değiştiğini söyleyen, geçmişinin sorumluluğunu taşıyan ve siyasi çıkar uğruna gerçek kimliğini saklamayan bir anlayış bekliyor.
Takiyyeciliğin bedeli de tam burada ortaya çıkıyor.
Kısa vadede bir siyasi hareketin önünü açabilir.
Bir seçimi kazandırabilir.
Bir iktidar kapısını aralayabilir.
Farklı toplum kesimlerinden destek sağlayabilir.
Fakat uzun vadede güveni tüketir.
Güven tükendiğinde ise en güçlü propaganda bile yeterli olmaz.
Çünkü siyasetçinin elinde kalan en önemli sermaye, makamı değil güvendir.
Makam kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir.
Seçim kaybedilebilir ve başka bir seçim kazanılabilir.
Fakat insanların “Bize gerçeği söylemediler” düşüncesine kapılması, çok daha derin bir kırılma yaratır.
Bu nedenle siyasette takiyyecilik yalnızca belirli bir siyasi hareketin veya belirli bir dönemin meselesi olarak görülmemelidir. Bu, siyasi hayatın tamamını ilgilendiren bir samimiyet ve güven meselesidir.
Kim yaparsa yapsın, hangi düşünceden gelirse gelsin, hangi siyasi gerekçenin arkasına sığınırsa sığınsın; gerçek düşüncesini gizleyerek toplumdan destek almak, farklı kesimlere farklı yüzler göstermek ve iktidara ulaştığında bambaşka bir siyasi kimlikle ortaya çıkmak eleştirilmeyi hak eder.
Çünkü demokrasi, insanları kandırarak çoğunluğu elde etme sanatı değildir.
Demokrasi, gerçeği ortaya koyarak insanların özgür iradesiyle tercih yapmasını sağlayabilmektir.
Siyasetin gerçek başarısı da burada ölçülmelidir.
Bir siyasi hareketin ne kadar oy aldığı kadar, o oyu hangi sözlerle aldığı da önemlidir.
İktidara nasıl geldiği kadar, iktidara geldiğinde kendisini nasıl gösterdiği de önemlidir.
Belki de bütün bu tartışmanın en temel sorusu şudur:
Bir siyasi hareket, iktidara ulaşmak için kendisini olduğundan farklı göstermişse, iktidara geldiğinde gerçek yüzünü göstermesi bir dönüşüm müdür, yoksa başından beri saklanan düşüncenin ortaya çıkması mı?
Bu sorunun cevabı, siyasetin en zor meselelerinden biridir.
Fakat bir gerçek vardır:
İnsanların hafızasını küçümseyen siyaset, er ya da geç kendi geçmişiyle karşılaşır.
Çünkü sözler unutulsa bile davranışlar unutulmaz.
Vaatler değişse bile yaşananlar değişmez.
Siyasi söylemler yenilense bile toplumun tecrübesi silinmez.
Ve bir gün sandık, bütün bu hafızanın önüne gelir.
O gün seçmen yalnızca kimin ne söylediğine değil, kimin ne yaptığına da bakar.
İşte siyasette takiyyeciliğin en büyük açmazı budur.
Gerçeği bir süre saklayabilirsiniz; fakat toplumun hafızasından sonsuza kadar silemezsiniz.
Siyasette güven bir günde kurulmaz.
Ama tek bir büyük çelişkiyle sarsılabilir.
Güven kaybedildiğinde ise yeniden kazanmanın yolu yeni sözlerden değil, yeni ve tutarlı davranışlardan geçer.
Çünkü siyasetin en güçlü sermayesi iktidar değil, güvendir.
Güvenin olmadığı yerde de, en parlak siyasi söylem bile sonunda yalnızca bir söz olarak kalır.
Siyasette Takkiyecilik ve Güven Sorunu
