Hayat, insana en büyük derslerini sessizce verir. Ne bir zil çalar ne de bir uyarı gelir. Bir sabah aynaya bakarsınız, saçlarınıza düşen aklar çoğalmıştır. Sonra bir gün evladınızın elini tutup asker ocağına teslim edersiniz. İşte o an anlarsınız; meğer yıllar gerçekten su gibi akıp gitmiş.
Daha dün kucağımda taşıdığım oğlum, bugün vatan nöbeti tutuyor. Acemi birliğini tamamladı, şimdi Ankara’da usta birliğinde görevine devam ediyor. Onu birliğine teslim ederken, bir babanın yüreğinde kopan fırtınayı kelimeler tarif etmeye yetmez. Gurur vardır, özlem vardır, dua vardır… En çok da tarifsiz bir sessizlik vardır.
Ben, bir kız bir erkek evlat sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış, bugün ise torun sevgisini tatmış bir insanım. Dönüp geriye baktığımda, ömrün ne kadar kısa olduğunu daha iyi anlıyorum. Çocukların ilk adımları, ilk okul heyecanları, mezuniyetleri, düğünleri… Hepsi göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. İnsan, zamanı yaşarken fark edemiyor; ama geriye dönüp baktığında yılların nasıl uçup gittiğini yüreğinde hissediyor.
Oğlumu teslim ettikten sonra yolumuz, Ankara’da yaşayan gazetemizin kıymetli köşe yazarı Aykut Teker’in evine düştü. Bazen bir insanla tanışırsınız, bazen de bir ömre tanıklık edersiniz. O gece ikincisini yaşadım.
Yıllarını devlet hizmetine vermiş, üç fakülte bitirmiş, 72 yaşında olmasına rağmen hâlâ öğrenmeye, üretmeye ve paylaşmaya devam eden bir insan… Bilgisiyle değil, tevazusuyla büyüyen insanlar vardır ya; işte Aykut Abi onlardan biri.
Saatlerce konuştuk. Çocukluğunu anlattı, yokluk yıllarını anlattı, mücadele ederek geçen ömrünü anlattı. Her cümlesinde hayatın başka bir dersini buldum. Başarıyı makamda değil, karakterde arayan insanların ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha gördüm.
Evindeki arşivler, yılların birikimi olan koleksiyonları, özenle saklanmış hatıraları adeta yaşayan bir tarih gibiydi. Her köşesinde emek, sabır ve hatıra vardı.

Bir başka hayranlığım ise eşi Saadet Hanım oldu. Yaptığı tablolar sanki nefes alıyordu. Fırçasından çıkan renkler yalnızca bir resim değil, bir duygu anlatıyordu. İşlediği motifler ise Anadolu’nun kültürünü, Ege’nin sıcaklığını, Karadeniz’in hırçınlığını aynı nakışta buluşturuyordu. Sanatın, sabrın ve sevginin böylesine güzel birleştiği evlere artık çok az rastlanıyor.
O gece anladım ki insanı zengin yapan banka hesapları değil, geride bıraktığı izlerdir. Bilgisi, mütevazılığı, dostluğu ve paylaşmayı bilen yüreğidir.
Bugün dünyanın gürültüsü içinde iyiliği, zarafeti ve samimiyeti çoğu zaman göremiyoruz. Oysa hâlâ güzel insanlar var. Hâlâ kapısını sevgiyle açan, sofrasında yer veren, bilgisini karşılık beklemeden paylaşan insanlar yaşıyor. Onlar bu ülkenin en büyük hazinesidir.
Ankara’dan dönerken yanımda sadece oğluma duyduğum gururu değil, güzel insanlara olan inancımı da getirdim.
Çünkü hayatın sonunda geriye ne makam kalıyor ne de servet…
Geriye sadece dokunduğunuz hayatlar ve insanların yüreğinde bıraktığınız güzel izler kalıyor.
