1. haberler
  2. Yazarlar
  3. Elif Keleş O.
  4. Festival mi, Kültür mü?
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Festival mi, Kültür mü?

featured


Geçtiğimiz yıllarda Toskana bölgesinde, yüzyıllardır tarihini ve kültürel dokusunu koruyan San Gimignano kasabasına yolum düştü. Gittiğim gün kasabanın festivaline denk geldim. Bir süre izledim. Sonra bir köşeye çekilip sessizce ağladım. Neden ağladığımı biliyordum.Çünkü o festival bana, bizim “festival” diyerek yaptığımız birçok etkinliği yeniden düşündürdü. Orada festival, bir sahneye birkaç sanatçı çıkarıp kalabalığı eğlendirmek değildi. Festival, hayatın kendisiydi. Kasabada yaşayan yediden yetmişe herkes bu kültürel buluşmanın bir parçasıydı. Çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler ve yaşlılar. Herkes kendi geçmişinden bir parçayı bugüne taşıyor, bildiğini başkasına aktarıyor, çocuklara gösteriyor, birlikte üretiyor ve birlikte yaşatıyordu. Ben ise dilini bilmediğim, tarihine yabancı olduğum bir coğrafyada, yalnızca bir gün içinde kendimi o kültürün içinde buldum. Gördüm. Dokundum.
Tattım. Dinledim. Ve merak ettim. Çünkü kültür insanda merak uyandırıyordu. Bir buğdayın nasıl ekildiğini, nasıl biçildiğini; hangi araçlarla öğütüldüğünü anlatıyorlardı.
Yünün nasıl eğrildiğini, ipin nasıl yapıldığını, kumaşın ve keçenin nasıl üretildiğini gösteriyorlardı. Halıların, heybelerin, çorapların nasıl dokunduğunu. Derinin nasıl işlendiğini, kunduranın, çantanın, kesenin nasıl yapıldığını. Tahtadan ev ve mutfak araçlarının, sepetlerin nasıl üretildiğini.
Demirin nasıl eritildiğini, nasıl dövüldüğünü; nalın, baltanın, orağın ve tırpanın nasıl şekillendirildiğini. Bunlar birer “nostalji gösterisi” değildi. Yaşayan bir kültürün kendisiydi. Kadınların, erkeklerin ve çocukların yaşlarına göre taşıdığı kıyafetler bile bir hikaye anlatıyordu. Kıyafetlerin üzerindeki motifler, müzikler, danslar, oyunlar, yemekler, üretim biçimleri. Hepsi bir bütündü.
Ve en önemlisi, bunların hepsi çocuklara aktarılıyordu. Çünkü onlar şunu biliyorlardı.
Kültür, çocuklara aktarılmadığında geçmiş olur. Aktarıldığında ise geleceğe dönüşür.
Akşam kasaba meydanında genç kadınların ve erkeklerin geleneksel danslarını izlerken başka bir şey oldu. Müziklerin tınısında, kıyafetlerin dilinde, dansların figürlerinde kendimden bir şey buldum. Kırtıl Semahı geldi aklıma. Bir an için Toskana’da değil, Dersim’deymişim gibi hissettim. Halkların birbirine ne kadar benzediğini düşündüm.
Sonra daha acı bir soru geldi aklıma.
Biz kendimizden ne kadar uzaklaştık? İşte o an gözlerim yeniden doldu. Çünkü mesele yalnızca San Gimignano değildi. Mesele bizdik. Bizim kültürümüzdü. Bizim unuttuklarımızdı. Bizim çocuklarımıza aktaramadıklarımızdı. Bugün “festival” dediğimiz birçok etkinliğe bakıyorum.
Sahne var. Işık var. Ses var. Kalabalık var.
Ünlü isimler var. Alkış var. Ama bütün bunların arasında bazen kültürün kendisini arıyorum.
Kültür, sahneye çıkarılan bir sanatçıdan mı ibaret? Bir konserden mi? Bir protokol konuşmasından mı? Birkaç stanttan mı? Bir fotoğraf karesinden mi? Kültür; bir annenin çocuğuna öğrettiği türkü değil midir? Bir dedenin anlattığı hikaye değil midir? Bir kadının elleriyle dokuduğu motif değil midir?
Bir çocuğun öğrendiği oyun değil midir? Bir halkın dilinde, müziğinde, yemeğinde, kıyafetinde, üretiminde, yas tutma biçiminde, sevinme biçiminde yaşamıyor mu? Öyleyse kültürü sahneye sıkıştırdığımızda, aslında kültürün kendisini küçültmüş olmuyor muyuz?
Bizim kültürümüz kolay taşınmadı bugüne.
Sürgünlerden geçti. Yasaklardan geçti.
Katliamlardan geçti. Darağaçlarından geçti.
Sessizliklerden geçti. Ama bütün bunlara rağmen kaldı. Çünkü kültür yalnızca kitaplarda yazılı değildi. İnsanın hafızasındaydı. Bir klamda. Bir nefeste. Bir semahta. Bir ağıtta. Bir söylencede. Bir annenin dilinde. Bir dedenin belleğinde.
Kültürümüzün asıl gücü de buradaydı.
Bütün baskılara rağmen kendini yeniden üretebilmesinde. Bugün bize düşen ise onu yalnızca anmak değil, yaşatmaktır. Belki de bizim en büyük yanılgımız, kültürü popüler olanla karıştırmak. Daha çok tanınan sanatçı.
Daha büyük sahne. Daha kalabalık konser. Daha fazla görünürlük. Bunların hepsi olabilir.
Ama bunların hiçbiri tek başına kültür değildir.
Kültürün yerine popüler olanı koyduğumuzda, kendi sesimizi yavaş yavaş kaybederiz.Kendi türkümüzü başkasının sesiyle dinlemeye başlarız. Kendi hikayemizi başkasının anlatmasını bekleriz. Kendi geçmişimize seyirci oluruz. İşte tehlike tam da burada başlar. Kültürün sahibi olmaktan çıkıp kültürün seyircisi olduğumuzda, aslında kendimize yabancılaşmaya başlarız.
San Gimignano’da gördüğüm şey bana bunu düşündürdü. Onlar kültürlerini vitrine koyup seyrettirmiyorlardı. Kültürleriyle yaşıyorlardı.
Çocukları kültürün içine katıyorlardı. Gençleri kültürün taşıyıcısı yapıyorlardı. Yaşlıların hafızasını geleceğe aktarıyorlardı. Ve bunu büyük bir titizlikle yapıyorlardı. Belki bütçeleri sınırlıydı. Belki dünyaca ünlü sanatçıları yoktu.
Belki büyük sahneleri yoktu. Belki çocuklar için gösterişli eğlenceler bile hazırlamamışlardı. Ama bir şeyleri vardı. Kendi kültürlerine duydukları saygı. Ve o saygı, bütün gösterilerden daha büyüktü.
Dersim’i düşündüm. Kendi coğrafyamızı.
Kendi klamlarımızı. Söylencelerimizi.
Semahlarımızı. Dilimizi. Motiflerimizi. Yemeklerimizi. Hikayelerimizi.
Ve bütün bunların bugün ne kadarının çocuklarımızın hayatında olduğunu düşündüm. İşte asıl mesele burada.
Bize bırakılan kültürel miras, yalnızca geçmişten kalan bir hatıra değildir.
Bir sorumluluktur. Ve o sorumluluk, onu olduğu gibi dondurup saklamak değil; özünü koruyarak geleceğe taşımaktır. Çünkü kültür yaşarsa halk yaşar. Halk kendi hafızasını kaybederse, kendi hikayesinin yabancısı olur.
Belki artık festivallerimizi yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir. Festival yalnızca konser değildir. Festival yalnızca sahne değildir.
Festival yalnızca alkış değildir. Festival, bir halkın kendisini anlatma biçimidir. Çocuğun büyükannesinden öğrendiği türküdür.
Gencin kendi geçmişiyle kurduğu bağdır. Yaşlının bildiğini gençlere aktarmasıdır.
Kadının emeğidir. Erkeğin zanaatıdır. Çocuğun oyunudur. Bir yemeğin kokusudur.
Bir kıyafetin üzerindeki motiftir. Bir semahın dönüşüdür. Bir klamın sesidir. Ve bütün bunların geleceğe taşınmasıdır. Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.
Çünkü kültür sahne değildir. Kültür, hayatın kendisidir. Ve biz, kendi kültürümüzün seyircisi değil; taşıyıcısı olmak zorundayız.
San Gimignano’dan ayrılırken içimde kalan en güçlü duygu buydu. Halklar birbirine uzak değil. Halkları birbirine uzaklaştıran, kendi hafızalarından koparılmalarıdır. Bizim yapmamız gereken ise kaybettiğimiz gülüşleri yeniden bulmak; susturulan seslerimizi, klamlarımızı, söylencelerimizi, semahlarımızı yeniden hayatın içine taşımaktır. Çünkü hakikat bazen yüksek sesle konuşmaz.
Bazen bir klamın içinde.
Bazen bir semahın dönüşünde.
Bazen yaşlı bir kadının hafızasında.
Bazen bir çocuğun öğrendiği ilk türküde.
Sessizce fısıldar. “Kendi kültürünü yaşat ki, kendin olarak kalabilesin.”

Aşk ile, aşka…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!