Temiz siyasetin ölçüsü

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Temiz siyaset, rakibinin kusurunu bulma sanatı değil, kendi kusurunu da görebilme cesaretidir.
Temiz siyaset, yalnızca suç işlememek değildir. Asıl mesele; hukuku siyasetin üzerinde tutabilmek, liyakati sadakatin önüne koyabilmek ve kendi tarafına da rakibine uyguladığı ölçüyü uygulayabilmektir. Çünkü siyasette gerçek arınma, başkasının kusurunu göstermekle değil, kendi kusurunu görebilme cesaretiyle başlar.
Türkiye’de siyaset uzun zamandır kişiler üzerinden tartışılıyor. Kim güç kazandı, kim kaybetti? Kim görevden ayrıldı, kim göreve geldi? Hangi siyasetçi hangi grubun yanında durdu? Hangi parti içindeki dengeler değişti?
Bu tartışmaların elbette siyasi bir karşılığı var. Ancak bütün bunların üzerinde daha önemli bir mesele bulunuyor:
Siyasetin kendisini hangi ölçülerle değerlendireceğiz?
Çünkü siyaset yalnızca iktidar olma mücadelesi değildir. Siyaset, milyonlarca insanın hayatını etkileyen kararları alma ve kamu adına sorumluluk üstlenme işidir. Bu nedenle siyasete giren bir insanın yalnızca başarılı olması yetmez. Dürüst olması, işini bilmesi, adalet duygusuna sahip olması ve gerektiğinde kendi çevresine karşı da doğruyu söyleyebilmesi gerekir.
Bugün siyasetin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, bu temel ölçüleri yeniden hatırlamaktır.
Buna kısaca siyasi arınma diyebiliriz.
Arınma, yalnızca suç işleyenlerin veya yolsuzluğa bulaşanların siyasetten uzaklaştırılması değildir. Bunun ötesinde, siyasetin kişisel çıkar ilişkilerinden, makam uğruna yapılan hesaplardan ve hak etmeyen insanların sırf yakınlıkları nedeniyle önemli görevlere taşınmasından kurtulması gerekir.
Çünkü kamu görevi bir ödül değildir.
Bir emanettir.
Bu emaneti taşıyan kişinin de önce kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Bu görevi gerçekten hak ediyor muyum?”
Siyasetin bugün en çok ihtiyaç duyduğu sorulardan biri budur.
Son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan istifalar, parti içindeki ayrışmalar ve yönetim tartışmaları da ister istemez bu konuyu yeniden gündeme taşıdı. Parti Meclisi’nde yaşanan toplu istifalar ve bazı milletvekillerinin partiden ayrılması, CHP’nin kendi iç dengelerini etkilediği gibi muhalefetin geleceğine ilişkin tartışmaları da büyüttü.
Bu gelişmeler hakkında farklı siyasi değerlendirmeler yapılabilir. Bir CHP üyesi olarak benim için de partimin geleceği elbette önemlidir. Ancak meseleye yalnızca parti aidiyeti üzerinden bakmanın doğru olmadığı kanaatindeyim.
Çünkü bugün CHP’de tartışılan bir mesele, yarın başka bir siyasi partide karşımıza çıkabilir.
Siyasette asıl mesele, kendi tarafımız söz konusu olduğunda da doğru ölçüyü koruyabilmektir.
Bir davranışı rakibimiz yaptığında yanlış, kendi tarafımız yaptığında doğru kabul ediyorsak burada siyasi ilkeden söz edemeyiz.
Bu nedenle siyasette en zor şey, başkasını eleştirmek değil, gerektiğinde kendimizi eleştirebilmektir.
Hukuk konusunda da aynı hassasiyete ihtiyaç var.
Bir insanın suçlu olup olmadığına mahkeme karar verir. Kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan hiç kimse suçlu ilan edilmemelidir. Masumiyet karinesi, hangi siyasi görüşten olursa olsun herkes için geçerli olmalıdır.
Ancak hukuki sorumluluk ile siyasi sorumluluk aynı değildir.
Bir kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmaması, o kişinin bütün siyasi görevler için otomatik olarak uygun olduğu anlamına gelmez. Bir siyasi parti, kimi aday göstereceğine veya kime sorumluluk vereceğine karar verirken yalnızca hukuk kurallarına değil, toplumun güvenine, kişinin geçmişine, görev yeterliliğine ve siyasi etik anlayışına da bakmalıdır.
Buradaki hassas çizgi çok önemlidir.
Kimse mahkeme yerine geçmemelidir.
Ama siyaset de kendi sorumluluğunu sadece mahkeme kararlarına bırakamaz ve bırakmamalıdır.
Hukuk suç ve ceza konusunda karar verir.
Siyaset ise kime güveneceği konusunda kendi kararını verir.
Bu iki alan birbirine karıştırılmadığı sürece hem hukuk devleti korunur hem de siyasetin etik sorumluluğu ortadan kalkmaz.
Siyasetin ikinci büyük meselesi ise liyakattir.
Bir insanın hangi göreve uygun olduğunu belirleyen temel ölçü, kime yakın olduğu değil, o görevi ne kadar iyi yapabileceğidir.
Siyasi partilerde de belediyelerde de kamu kurumlarında da aynı ilke geçerli olmalıdır.
Bir göreve getirilecek kişi önce işi bilmeli, gerekli deneyime sahip olmalı ve kamu sorumluluğunu taşıyabilecek karakterde olmalıdır.
Siyasi yakınlık bunların yerine geçmemelidir.
Çünkü bir kişinin doğru kişileri tanıması, o işi yapabildiği anlamına gelmez.
Bir belediye başkanının çevresindeki insanların tamamının yakınlarından oluşması ne kadar yanlışsa, bir siyasi partinin önemli görevlerini yalnızca kişisel bağlılık üzerinden dağıtması da o kadar yanlıştır.
Burada mesele sadece adalet değildir.
Kamu hizmetinin kalitesi de doğrudan etkilenir.
İşi bilmeyen bir kişinin önemli bir göreve getirilmesinin bedelini sonunda siyasetçi değil, vatandaş öder.
Kötü yönetimin, yanlış kararların ve israfın faturası kamuya çıkar.
Bu yüzden liyakat, siyasi bir tercih değil, kamu yönetiminin temel şartlarından biri olmalıdır.
Ancak liyakat tek başına da yeterli değildir.
Çok bilgili ve deneyimli bir insan, kamu gücünü kendi çıkarı için kullanıyorsa o bilgi topluma fayda sağlamaz.
Bu nedenle siyasette iki niteliği birlikte aramak gerekir:
Yeterlilik ve karakter.
Biri yoksa diğeri eksik kalır.
Siyasetin gerçek sınavı da güç elde edildiğinde başlar.
Muhalefetteyken adaleti savunmak kolaydır. İktidardayken de aynı adaleti savunabiliyor musunuz?
Rakibinizin yanlışını eleştirmek kolaydır. Aynı yanlışı kendi arkadaşınız yaptığında da karşı çıkabiliyor musunuz?
Size yakın bir insanın liyakatsiz olduğunu kabul edebiliyor musunuz?
Siyasi geleceğinizi riske atacağını bilseniz bile doğru bildiğinizi söyleyebiliyor musunuz?
Karakter dediğimiz şey biraz da budur.
İnsanların sizi alkışladığı zaman değil, size karşı çıktıkları zaman nasıl davrandığınız önemlidir.
Bir siyasi parti de aslında böyle sınanır.
Parti içinde farklı düşüncelere yer var mı?
Eleştiri düşmanlık olarak görülüyor mu?
Yönetimler gerektiğinde kendi kararlarını sorgulayabiliyor mu?
Kurallar herkes için aynı mı uygulanıyor?
Bunların cevabı, o partinin demokratik kültürü hakkında çok şey söyler.
Bu açıdan bakıldığında CHP’de yaşanan son tartışmaların da yalnızca “kim kazandı, kim kaybetti?” üzerinden değerlendirilmemesi gerekir.
Bir siyasi partinin gücü, yalnızca seçimlerde aldığı oyla ölçülmez.
Kurumlarının ne kadar güçlü olduğu da önemlidir.
Liderler değişebilir.
Yönetimler değişebilir.
Siyasi dengeler değişebilir.
Fakat kurumlar ayakta kalabiliyorsa demokrasi de güçlenir.
Bunun için siyasi partilerin kişilere bağımlı olmaktan çıkıp kurallara ve ortak ilkelere dayanan yapılar haline gelmesi gerekir.
Bu yalnızca CHP’nin değil, bütün siyasi partilerin meselesidir.
Çünkü Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, siyasi rekabetin ahlaki sınırlarının yeniden belirlenmesidir.
Rakibimizi eleştirirken ölçülü olmak.
Kendi tarafımızın yanlışına da itiraz edebilmek.
Hukuku siyasi hesaplaşmanın aracı haline getirmemek.
Kamu görevlerini kişisel yakınlıklarla dağıtmamak.
İşi bilen ve sorumluluk taşıyabilecek insanlara görev vermek.
Bütün bunları yaparken siyasi görüşümüz ne olursa olsun aynı ölçüyü korumak.
Bunlar kulağa çok basit geliyor.
Aslında olması gereken de bu kadar basit.
Fakat siyasette en zor uygulanan ilkeler çoğu zaman en basit olanlardır.
Çünkü insan, kendi çıkarı söz konusu olduğunda ilkelerinden taviz vermeye daha yatkın hale gelir.
Makamını kaybetmek istemez.
Grubunu karşısına almak istemez.
Yakınını kırmak istemez.
Partisinin zarar görmesinden endişe eder.
Fakat bazen bir siyasi hareketi gerçekten koruyan şey, onun bütün yanlışlarını savunmak değil; yanlışını zamanında görebilmesini sağlamaktır.
Eleştiri bu yüzden düşmanlık değildir.
Tam tersine, doğru kullanıldığında bir siyasi yapının kendisini yenilemesinin en önemli araçlarından biridir.
Siyasette asıl tehlike, yanlış yapılması değildir.
Asıl tehlike, yanlışın yanlış olduğunu söyleyecek insanların zamanla susmasıdır.
Çünkü herkes susmaya başladığında kurumlar zayıflar.
Kurumlar zayıfladığında kişiler güçlenir.
Kişiler güçlendikçe de siyasi yapıların geleceği tek tek insanların kararlarına bağlı hale gelir.
Bunun sonu sağlıklı bir demokrasi değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, kişilere göre değişen değil, herkese aynı uygulanan bir siyasi ahlaktır.
CHP’li olmak, CHP’nin her yaptığına doğru demeyi gerektirmez.
AK Parti’li olmak, AK Parti’nin her kararını savunmayı gerektirmez.
MHP’li olmak veya başka bir siyasi görüşe sahip olmak da aynı şekilde kendi partisinin her davranışını doğru kabul etmeyi gerektirmez.
Siyasi aidiyet, düşünme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, insanın kendi tarafına karşı daha fazla sorumluluk taşımasını gerektirir.
Bir siyasi partiye bağlı olmak ile o partinin bütün kararlarını sorgusuz sualsiz kabul etmek aynı şey değildir.
Partisini seven insan, gerektiğinde partisinin yanlışını da söyleyebilmelidir.
Çünkü gerçek bağlılık, yanlış karşısında susmak değil, doğruyu korumaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan siyasi arınma da buradan başlıyor.
Başkasını temizlemekten önce kendi siyaset anlayışımızı gözden geçirmekten…
Kendi tarafımız için istediğimiz hakkı rakibimiz için de istemekten…
Kendi partimizde istemediğimiz bir uygulamayı başka bir partide gördüğümüzde de eleştirmekten…
Siyaseti kişisel çıkarların değil, kamu yararının merkezine koymaktan…
Bunun yolu aslında çok açık.
Hukukun üstünlüğü korunmalı.
Liyakat esas alınmalı.
Kamu kaynakları korunmalı.
Siyasi partiler demokratik ve şeffaf yapılar haline gelmeli.
Eleştiriye tahammül edilmeli.
Siyasetçi de, sahip olduğu makamın kendisine değil, millete ait olduğunu hiçbir zaman unutmamalı.
Çünkü makam geçicidir.
İnsanların verdiği destek de değişebilir.
Bugün iktidarda olan yarın muhalefette olabilir.
Bugün güçlü olan yarın güç kaybedebilir.
Fakat insanın yaptığı iş ve taşıdığı sorumluluk geride kalır.
Bu nedenle siyasetçinin kendisine zaman zaman şu soruyu sorması gerekir:
“Ben bu makamı neden istiyorum?”
Cevap millet içinse, yol bellidir.
Hukuk.
Liyakat.
Adalet.
Hesap verebilirlik.
Karakter.
Cevap kişisel güç ve çıkar ise, orada siyaset ile makam mücadelesi arasındaki çizgi çoktan aşılmış demektir.
Temiz siyaset, hiç hata yapılmayan siyaset değildir.
Temiz siyaset, hatanın görülebildiği, yanlışın söylenebildiği ve gerektiğinde hesabının verilebildiği siyasettir.
Gerçek arınma da başkasının kusurunu ortaya çıkarmakla başlamaz.
İnsanın önce kendi tarafına, kendi çevresine ve kendi vicdanına aynı ölçüyü uygulayabilmesiyle başlar.
Türkiye’nin ihtiyacı olan siyaset budur.
Kişilerin değil ilkelerin öne çıktığı, makamların değil kamu hizmetinin önemsendiği, sadakatin değil liyakatin değer gördüğü ve siyasi görüşün hukukun ve ahlakın önüne geçmediği bir siyaset…
Çünkü sonunda geriye ne makam kalır ne de güç.
Geriye yalnızca insanın karakteri ve millete karşı verdiği hesabı kalır.
Temiz siyasetin ölçüsü de tam olarak budur.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!