Siyasette en tehlikeli şey kötü niyet değildir. Kötü niyet çoğu zaman fark edilir, teşhis edilir ve toplum tarafından er ya da geç cezalandırılır. Asıl tehlike, önemli sorumluluklar üstlenmiş kişilerin gerektiği bilgiye, birikime, öngörüye ve devlet ciddiyetine sahip olmamasıdır. Daha açık bir ifadeyle, siyasi çapsızlıktır.
Siyasi çapsızlık yalnızca bilgi eksikliğinden ibaret değildir. Asıl sorun, eksikliklerini fark etmemek, öğrenmeye ihtiyaç duymamak ve her konuda yeterli donanıma sahip olduğunu sanmaktır. Böyle bir anlayış, sorunları çözmek yerine slogan üretir. Karmaşık meseleleri basite indirger; aklı ve bilimi rehber edinmek yerine duyguları harekete geçirmeyi tercih eder.
Tarih boyunca birçok ülke bunun ağır sonuçlarıyla karşılaşmıştır. Ekonomik gerçekleri görmezden gelen, dış politikada hamaseti stratejinin yerine koyan, hukuku kişisel yorumlara göre şekillendirmeye çalışan yönetimler toplumlarına büyük bedeller ödetmiştir. Çünkü devlet yönetimi alkışla değil akılla yürütülür; sağlıklı kararlar ise öfkeyle değil sağduyuyla alınır.
Bu anlayışın en belirgin özelliklerinden biri eleştiriye gösterilen tahammülsüzlüktür. Bilgi ve birikim sahibi insanlar farklı görüşlerden beslenir, eleştirileri gelişmenin doğal bir parçası olarak görür. Ufku dar olanlar ise her itirazı kendilerine yönelmiş bir saldırı kabul eder. Zamanla çevrelerini liyakatli insanlarla değil, kendilerini sürekli onaylayan kişilerle doldururlar. Bunun sonucunda karar alma mekanizmaları zayıflar, gerçekler yöneticilere ulaşamaz ve hatalar büyüyerek kronikleşir.
Bir başka gösterge de günü kurtarma alışkanlığıdır. Dar bir bakış açısı uzun vadeli hedefler ortaya koymaz. Geleceği planlamak yerine gündemi yönetmeye çalışır. Anlık kazanımlar uğruna ertelenen sorunlar zamanla daha büyük krizlere dönüşür. Oysa devlet yönetiminin ufku seçim takvimleriyle sınırlı kalamaz; esas sorumluluk gelecek kuşaklara karşı taşınır.
Çapsızlık çoğu zaman büyük sözlerin arkasına saklanır. Bir yandan kahramanlık hikâyeleri anlatılır, diğer yandan yeni düşmanlar üretilir; toplumsal meseleler ise bitmek bilmeyen tartışmaların gölgesinde kalır. Çünkü somut başarı ortaya koymak zordur, hamasi söylemler ise kısa sürede karşılık bulabilir. Halbuki gerçek siyasetçinin eseri güçlü kurumlar, nitelikli eğitim, sağlam ekonomi, bağımsız yargı ve toplumsal huzurdur.
Türkiye’nin son yıllardaki siyasi atmosferi de bu sorunun farklı yansımalarını göstermektedir. İktidar cephesinde zaman zaman kurumsal aklın zayıfladığına, eleştirilerin yeterince dikkate alınmadığına yönelik tartışmalar yaşanırken; muhalefet cephesinde de kişisel hesapların, liderlik mücadelelerinin ve iç çekişmelerin toplumsal beklentilerin önüne geçtiği görülmektedir. Özellikle son dönemde muhalefetin kendi içinde yaşadığı gerilimler, vatandaşın çözüm beklentisinden uzaklaşan bir görüntü ortaya çıkarmıştır. Halbuki toplumun beklentisi, siyasi aktörlerin birbiriyle mücadele etmesinden çok ülkenin sorunlarına odaklanmalarıdır.
Bununla birlikte ortaya çıkan tablonun sorumluluğunu sadece siyasetçilere yüklemek de eksik bir değerlendirme olur. Toplumlar, yöneticilerini kendi önceliklerine göre belirler. Liyakat yerine sadakati, bilgi yerine sloganı, çözüm yerine kutuplaşmayı ödüllendiren anlayışlar sonunda benzer nitelikte kadrolar üretir. Bu nedenle yönetim kalitesi, yalnızca yöneticilerin değil, toplumun da aynasıdır.
Demokrasilerde asıl mesele, seçimleri kimin kazandığından çok hangi siyaset anlayışının güç kazandığıdır. Bilgiye, liyakate ve ortak akla dayanan bir siyasi kültür gelişmediği sürece aktörler değişse de sonuçlar büyük ölçüde aynı kalır. Böyle durumlarda çapsızlık bireysel bir eksiklik olmaktan çıkar, kurumsallaşan bir yönetim anlayışına dönüşür.
Bu nedenle siyasi tercih yapılırken coşkulu nutuklara değil, ortaya konulan eserlere bakmak gerekir. Yüksek sesle konuşmak tek başına liderlik anlamına gelmez. Gerçek liderlik; sorunları doğru teşhis edebilmek, doğru kadroları oluşturmak ve gelecek kuşaklara daha güçlü bir ülke bırakabilmektir.
Siyasetin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar değil; nitelik, liyakat ve ortak akıldır. Çünkü çapsızlığın bedelini eninde sonunda toplum öder. Kaybedilen yılların, kaçırılan fırsatların, zayıflayan kurumların ve derinleşen kutuplaşmanın yükü vatandaşın omzuna biner.
Tarih göstermiştir ki güçlü devletler, güçlü sloganlarla değil; güçlü kurumlarla ayakta kalır. Toplumlar, alkışlayan kalabalıklardan çok sorgulayan vatandaşlar sayesinde ilerler. Bir ülkenin kaderini belirleyen şey, siyasetçilerin ne kadar konuştuğu değil; ne kadar üretebildiği, ne kadar birleştirebildiği ve ardında ne kadar kalıcı eser bırakabildiğidir.
Çünkü milletlerin geleceği, en yüksek sesle konuşanların değil; en geniş ufukla düşünebilenlerin ellerinde yükselir.
