İnsan severken kendini kaybedebilir mi?

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Özgürlük, varoluş ve kimlik erozyonu üzerine felsefî bir deneme

Sevmek, bir başkasına doğru yürürken kendinden uzaklaşmamayı öğrenmektir. İnsan, hayatı boyunca bir başkasına yaklaşmanın yollarını arar. Bazen bir çift gözde kendisini bulduğuna inanır, bazen bir sesin içinde bütün dünyanın gürültüsünden kurtulur. Bir elin sıcaklığı, uzun bir yalnızlığı sona erdirebilir; bir bakış, insanın kendisine bile söyleyemediği hakikati açığa çıkarabilir. Sevgi, insanın varoluşuna dokunan en güçlü deneyimlerden biridir. Fakat her güçlü deneyim gibi sevgi de kendi içinde bir risk taşır. Çünkü insan, sevdiği kişiye yaklaşırken bazen kendisinden uzaklaşır. Bir başkasının mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koymakla başlar her şey. Ardından onun düşünceleri kendi düşüncelerimizin yerini alır. Onun beğenileri bizim tercihlerimize, onun korkuları bizim kaygılarımıza dönüşür. Bir süre sonra insan, kendi hayatının içinde misafir olduğunu fark eder. Üstelik bu misafirliği çoğu zaman sevginin en yüce biçimi sanır. İşte tam bu noktada sormamız gereken soru şudur: Bir insan, sevdiği kişiye ait olmadan da onunla birlikte yol alabilir mi?

Belki de sevginin gerçek sınavı, iki insanın birbirine ne kadar yaklaştığı değil, bu yakınlık içinde kendilerine ne kadar sadık kalabildikleridir.

Sevginin gölgesinde kaybolan benlik

Sevgi, iki insan arasında kurulan görünmez bir köprüdür. Bu köprü, iki ayrı dünyayı birbirine bağlar; ancak dünyalardan birini diğerinin içine hapsetmemelidir. Çünkü bir ilişkinin anlamı, iki insanın tek bir kişiliğe dönüşmesinde değil, farklılıklarını koruyarak ortak bir yaşam kurabilmesinde saklıdır. Ne var ki insan, bazen sevilmeyi var olmanın koşulu hâline getirir. Karşısındaki kişi onu aradığında değerli aramadığında eksiktir. Bir mesajla gökyüzüne yükselir, cevapsız kalan bir soruyla kendi içine çöker. Kendisini nasıl hissettiğini anlamak için önce ötekinin yüzüne bakar ve anlar ki mutluluğunun anahtarını, kendi cebinden çıkarıp bir başkasının avucuna bırakmıştır. Bu durumda artık sadece sevmekten söz edemeyiz. Çünkü sevgi, bir başkasının varlığından mutluluk duymaktır; bağımlılık ise kendi varlığını o kişinin varlığına bağlamaktır. Aradaki fark ilk bakışta küçüktür, sonuçlarıysa derindir.

Seven insan, sevdiği kişinin yokluğunda özlem duyar. Bağımlı insan ise yokluğu kendi varlığının inkârı gibi yaşar. Seven insan, ayrılığın acısıyla yüzleşebilirken bağımlı insan, ayrılığı sadece bir ilişkinin sonu olarak değil, kendisinin de sona ermesi gibi algılayabilir. Böylece sevgi, özgür bir tercihten varoluşsal bir zorunluluğa dönüşür. İnsan artık “Seninle olmak istiyorum,” demez; içten içe “Sen olmadan var olamam,” diye düşünür. Oysa bir başkasının hayatımızda önemli olmasıyla hayatımızın tamamı olması aynı şey değildir.

Özgürlük: Sevginin görünmeyen sınırı

Jean-Paul Sartre’ın özgürlük anlayışı, insanın kendi varoluşunu seçimleriyle kurduğu düşüncesine dayanır. İnsan, sadece kendisine verilen koşullardan ibaret değil o koşullar karşısında aldığı tavırlarla da kendisini oluşturur. Bu bakımdan sevgi de insanın kendisini ve ötekini nasıl konumlandırdığıyla ilgilidir. Birini sevmek, onun üzerinde hak sahibi olmak değildir. Onun düşüncelerini yönetmek, seçimlerini belirlemek, dünyasını kendi korkularımıza göre daraltmak hiç değildir. Sevgi, ötekinin özgürlüğünü tanıdığı ölçüde etik bir değer kazanır. Ancak burada ince bir çelişki belirir. İnsan, sevdiği kişiyi kaybetmekten korktuğu için onun özgürlüğünü sınırlamak isteyebilir. Daha sık aramasını, daha çok zaman ayırmasını, başka insanlarla daha az görüşmesini talep edebilir. Başlangıçta bunların hepsi ilgi, özlem ya da kıskançlık adı altında açıklanabilir. Fakat zamanla ilgi denetime, özlem zorunluluğa, kıskançlık ise sahiplenmeye dönüşebilir. İnsan sevdiğini koruduğunu düşünürken onun hareket alanını daraltabilir. Daha da önemlisi, kendi korkularının esiri olurken bunu aşkının büyüklüğüyle açıklayabilir. Oysa özgürlük, sevginin karşıtı değil tam tersine, sevginin nefes alabileceği alandır. Bir kuşun kafeste kalmasını sağlamak, onun bize yakınlığını garanti edebilir; fakat bu yakınlık, uçmayı seçebilen bir kuşun özgürce geri dönmesiyle aynı anlama gelmez. Birinin bizimle kalması ile gitmesine izin verdiğimiz hâlde bizimle kalmayı seçmesi arasında ahlaki bir fark vardır. Sevginin olgunluğu, işte bu farkı anlayabilmekte gizlidir.

İnsan neden kendisini bir başkasına teslim eder?

İnsan sadece sevilmek istemez; aynı zamanda görülmek, anlaşılmak ve anlamlı bulunmak ister. Kendi varlığının bir başkasının zihninde yer tuttuğunu bilmek, ona dünyada bir karşılığı olduğu duygusunu verir. Bu nedenle sevgi, yalnızlığın aşılmasına yardımcı olurken insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğini de açığa çıkarır.

Psikanalitik düşünce ve bağlanma kuramları, erken dönem ilişkilerimizin yetişkinlikteki yakınlık kurma biçimlerimizle ilişkili olabileceğini gösterir. Terk edilme korkusu, onay ihtiyacı ve güven arayışı, bazı ilişkilerde sevgi deneyimini daha kırılgan hâle getirebilir. Ancak her yoğun bağlılığı patolojik bir bağımlılık olarak görmek de doğru değildir. İnsan, doğası gereği ilişkilere ihtiyaç duyar. Birine güvenmek, yardım istemek ve karşılıklı dayanışma kurmak, benliğin zayıflığı değil, insan olmanın bir parçasıdır. Asıl mesele, ihtiyaç duymakla kendi varlığını bütünüyle başkasına bağımlı kılmak arasındaki farktır. Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, kendi içindeki boşluğu başka bir insanın doldurabileceğine inanmasıdır. Bir başkasını bulduğunda bütün yaralarının kapanacağını, bütün sorularının cevaplanacağını, bütün korkularının sona ereceğini düşünür. Sevdiği kişiye sadece bir insan olarak değil, kendisini kurtaracak bir anlam kaynağı olarak yaklaşır. Böylece karşısındaki insana taşıyamayacağı bir görev yükler: Onu tamamlamak. Oysa hiç kimse başka bir insanın bütün eksikliklerini gidermek, bütün korkularını ortadan kaldırmak ve bütün hayatına anlam vermek zorunda değildir. Sevgi, bir insanı kurtarıcıya dönüştürdüğünde iki taraf için de ağır bir yük oluşturabilir. Kurtarılmayı bekleyen kişi kendi gücünü unutabilir; kurtarıcı rolünü üstlenen kişi ise vazgeçilmez olmayı sevginin kanıtı sanabilir. Belki de sağlıklı bir ilişkinin başlangıcı, birbirimize duyduğumuz ihtiyacı inkâr etmekte değil, bu ihtiyacın bizi bütünüyle tanımlamasına izin vermemektedir.

Kimlik erozyonu: Kendinden vazgeçmenin romantikleştirilmesi

Toplum, aşk uğruna her şeyden vazgeçen insanı çoğu zaman yüceltir. Büyük fedakârlıklar, bitmeyen bekleyişler, acıyla beslenen sadakat hikâyeleri romantik bir anlatının parçaları hâline gelir. Ne kadar acı çekiliyorsa o kadar çok sevildiği düşünülür. Ne kadar vazgeçiliyorsa sevginin o kadar büyük olduğuna inanılır. Peki, acının miktarı sevginin ölçüsü olabilir mi? Bir insanın kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelemesi, arkadaşlarından uzaklaşması, hedeflerinden vazgeçmesi ve düşüncelerini dile getirememesi her zaman fedakârlık değildir. Bazen bunlar, terk edilme korkusuyla yürütülen sessiz pazarlıklardır. İnsan, kendisinden bir parça vererek karşılığında terk edilmeyeceğine dair güvence satın almaya çalışır.

Fakat bu pazarlığın bedeli giderek yükselir.

Önce bir düşüncesinden vazgeçer ve sonra bir arkadaşından, bir hayalinden, bir hedefinden… Ardından kendi kararlarına güvenmemeye başlar. Bir gün aynaya baktığında karşısındaki yüzü tanır ama o yüzün hangi arzularla, hangi hayallerle, hangi değerlerle yaşadığını hatırlamakta zorlanır. Kimlik erozyonu, çoğu zaman bir anda gerçekleşmez. Küçük tavizlerin, dile getirilmeyen itirazların ve sürekli ertelenen ihtiyaçların birikimiyle ortaya çıkar. İnsan, sevdiği kişiyi kaybetmemek için kendisinden vazgeçerken aslında ilişkinin içinde kalabilmek adına ilişkinin en önemli unsurlarından birini, yani kendi özgün varlığını zayıflatır. Böyle bir durumda şu soru önem kazanır: Beni seven kişi, gerçekten beni mi seviyor; yoksa onun beklentilerine uygun hâle getirdiğim kişiyi mi? Bu soru kolay cevaplanmaz. Fakat sorulmadığında insan, başkasının sevgisini korumak adına kendi benliğini görünmez kılabilir.

Sinema Bize Ne Anlatır: Sevmek, Kaçmak ve Özgürleşmek

Sinema, insanın iç dünyasını görünür kılan güçlü bir aynadır. Karakterlerin seçimleri, korkuları ve çelişkileri aracılığıyla sevgi ile bağımlılık arasındaki sınırları daha yakından görebiliriz. Elbette bir film karakterini tek bir psikolojik ya da felsefî kavramla açıklamak mümkün değildir; ancak karakterler, düşüncelerimizi sınayabileceğimiz anlatısal örnekler sunar.

Black Swan filmindeki Nina Sayers, kusursuzluk arayışının ve dış onaya bağımlılığın insanın benlik algısını nasıl kırılganlaştırabileceğini düşündürür. Nina’nın hikâyesinde mesele sadece bir başkasına duyulan sevgi değildir. Annesinin beklentileri, otoritenin talepleri ve kendi içindeki ideal benlik, onun kimliğini belirleyen baskılara dönüşür. Nina, başkalarının gözünde olması gereken kişiyle kendi içindeki kişi arasındaki uçurumda giderek sıkışır. Burada sevginin bir başka biçimiyle karşılaşırız.

Kabul Edilmek Uğruna Kendinden Vazgeçmek

The Truman Show ise sevgi sandığımız şeyin hangi koşullarda bir kontrol mekanizmasına dönüşebileceğini sorgulatır. Truman’ın çevresindeki insanlar ona yakın görünür fakat onun hayatını kuşatan düzen, özgür iradesini sınırlandıran bir sistemdir. Truman’ın özgürleşmesi, sadece bulunduğu mekândan çıkması değil kendi gerçekliğini sorgulama cesareti göstermesidir. Çünkü bazen insanı bir yere bağlayan şey sevgi değil kendisine gerçek diye sunulan hikâyedir. Joker karakteri ise sevginin yokluğunu ya da yetersizliğini doğrudan bağımlılığın karşıtı olarak düşünemeyeceğimizi hatırlatır. İnsan, yakınlık kuramadığında özgürleşmiş olmaz. Güvenin ve aidiyetin yokluğu da insanın kendisiyle ve dünyayla ilişkisini yaralayabilir. Bağımlılık nasıl özgürlüğü daraltabiliyorsa, radikal kopukluk da insanın ilişki kurma imkânlarını yoksullaştırabilir.

Trainspotting filmindeki Mark Renton üzerinden ise bağımlılığın sadece bir insana yönelen duygusal bağlılıkla sınırlı olmadığını görebiliriz. Madde kullanımı, kaçış, haz ve kendini sabote etme arasındaki ilişki, insanın acıyla baş etmek için geliştirdiği yolların nasıl birer hapishaneye dönüşebileceğini gösterir. Her boşluk bir başka insanla doldurulamazken her acı da bir ilişki aracılığıyla iyileştirilemez.

Titanic filmindeki Rose DeWitt Bukater ise toplumsal beklentilerden ve kendisine biçilen hayattan uzaklaşma arzusuyla özgürleşme fikrini düşündürür. Rose’un hikâyesi, sevginin sadece bir başkasına yaklaşmak değil, kendi hayatının öznesi olma cesaretini kazanmakla da ilgili olduğunu hatırlatır.

Bu karakterlerin hikâyeleri aynı sonuca ulaşmaz. Fakat her biri farklı bir soru bırakır: İnsan, kendisini belirleyen bağlardan hangilerini korumalı, hangilerini sorgulamalı ve hangilerinden özgürleşmelidir?

Sevginin Dört Yüzü: Yakınlık, Bağımlılık, Kopukluk ve Özgürlük

Bir ilişkiyi sadece duyguların yoğunluğuyla değerlendirmek yanıltıcıdır. Çok yoğun bir ilişki sağlıklı olmayabilir; mesafeli bir ilişki de mutlaka sevgisiz değildir. Belirleyici olan, yakınlığın özgürlükle nasıl bir ilişki kurduğudur. Yakınlığın ve özgürlüğün birlikte yüksek olduğu ilişkide iki insan birbirine bağlanır ancak kendi kimliğini korur. Birbirlerinin hayatını zenginleştirir, kararlarını destekler ve gerektiğinde farklı düşünebilirler. Bu, olgun sevginin alanıdır. Yakınlığın yüksek, özgürlüğün düşük olduğu ilişkide ise bağ, zamanla zorunluluğa dönüşebilir. Terk edilme korkusu, aşırı kontrol, onay arayışı ve kimlik kaybı bu alanın risklerini oluşturur. İnsan, sevdiği kişiye yakın kalabilmek için kendi hareket alanını daraltır. Yakınlığın ve özgürlüğün düşük olduğu durumda kopukluk belirginleşir. İnsan ne gerçek bir yakınlık kurabilir ne de özgürlüğünü anlamlı bir ilişki içinde yaşayabilir. Güvensizlik ve duygusal izolasyon, varoluşu daraltabilir. Yakınlığın düşük, özgürlüğün yüksek olduğu durumda ise birey kendi alanını korur, fakat ilişkisel bağları sınırlı kalabilir. Bu durum her zaman bir sorun değildir; insanın yalnızlığı seçmesi de mümkündür. Önemli olan, mesafenin özgür bir tercih mi yoksa incinme korkusuyla örülmüş bir savunma mı olduğudur. Dolayısıyla ideal ilişki, iki insanın sürekli iç içe olması değildir. İdeal olan, yakınlaşmanın da uzaklaşmanın da korku ve zorlamadan bağımsız biçimde mümkün olabilmesidir. Sevgi, iki insanın birbirine bağlanırken kendileri olarak kalabildikleri yerde derinleşir.

Sevginin Felsefî Risk Analizi: Dört Temel Tehlike

Sevgi, sadece duygusal bir deneyim değil, insanın kararlarını, değerlerini ve hayatının yönünü etkileyen bir ilişkidir. Bu nedenle sevginin niteliğini sorgulamak, aynı zamanda onun taşıdığı riskleri değerlendirmektir.

Birinci Risk: Kimlik erozyonudur. İnsan, sevdiği kişinin beklentilerini kendi değerlerinin önüne koymaya başladığında benliğinin sınırları bulanıklaşabilir. Burada sorulması gereken soru şudur: Bu ilişki içinde kendimi daha iyi tanıyor muyum yoksa kendimi giderek daha az mı tanıyorum?

İkinci Risk: Anlamın tek bir merkeze kilitlenmesidir. Hayatın bütün anlamı tek bir kişiye bağlandığında ilişkinin sona ermesi sadece bir kayıp değil, bütün yaşamın anlamını yitirmesi gibi algılanabilir. Oysa insanın anlam dünyası; dostluklar, düşünceler, üretim, sorumluluklar, doğa, sanat ve kişisel amaçlarla da beslenir.

Üçüncü Risk: Güç asimetrisidir. Bir tarafın diğerinin duygusal ihtiyaçlarını sürekli kendi çıkarı doğrultusunda kullanması, ilişkinin karşılıklılığını zedeler. Sevgi adına korkutmak, suçluluk yaratmak veya kişinin sosyal çevresini sınırlandırmak, sadece ilişkinin dengesizliği değil, etik bir sorundur.

Dördüncü Risk: Özgürlük kaybıdır. İnsan, bir ilişkiyi sürdürmek için artık kendi kararlarını özgürce alamıyor, hayır diyemiyor veya ayrılma ihtimalini düşünemiyorsa bağın niteliğini yeniden değerlendirmelidir.

Bu risklerin varlığı, sevginin değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, sevginin değerini koruyabilmek için ilişkinin hangi koşullarda insanı güçlendirdiğini, hangi koşullarda daralttığını anlamak gerekir. Buradaki felsefî yaklaşım, sevginin riskini duygunun büyüklüğünde değil, insanın özne olma kapasitesinde arar.

Sevgi ölçülebilir mi?

Sevgi ile bağımlılık arasındaki farkı düşünmek için kavramsal bir formül kurabiliriz:

Olgun Sevgi = Bağ + Özgürlük + Özerklik

Bağımlılık riski = Bağ yoğunluğu + Özgürlük kaybı + Kimlik erozyonu

Bu ifadeler matematiksel olarak doğrulanmış ölçüm denklemleri değil, ilişkilerin niteliğini sorgulamaya yarayan düşünsel çerçevelerdir. Çünkü sevgi bir aritmetik işlemle değil fakat sevginin yaşanma biçimi üzerine sistematik olarak düşünülebilir.

Bu yaklaşımda asıl mesele, bağın yoğunluğu değildir. Bir insana çok derin bir sevgi duymak, tek başına bağımlılık anlamına gelmez. Risk, bu bağın insanın seçim yapabilme kapasitesini, kendi değerlerini koruma gücünü ve ilişki dışındaki hayatını sürdürme imkânını ne ölçüde daralttığında ortaya çıkar.

İnsan Kendisine Şu Soruları Sorabilir:

Sevdiğim kişinin yanında kendi düşüncelerimi özgürce ifade edebiliyor muyum?

Onunla aynı fikirde olmadığımda sevgimizi kaybedeceğimden korkuyor muyum?

Kendi amaçlarımı, dostluklarımı ve ilgi alanlarımı sürdürebiliyor muyum?

Bu ilişkide sadece karşımdakinin mutluluğundan mı sorumluyum, yoksa kendi mutluluğumu da önemseyebiliyor muyum?

Bir gün yollarımız ayrılırsa acı çeksem de hayatımı yeniden kurabileceğime inanıyor muyum?

Bu sorular bir ilişkiyi kesin biçimde sınıflandırmaz. Ancak insanın kendisine karşı dürüst olmasına yardımcı olabilir. Felsefî risk analizi tam da burada anlam kazanır. Geleceği kesin olarak öngörmekte değil, bugünün içinde görünmez hâle gelen tehlikeleri fark etmekte…

Bir başkasını sevmek mi, onunla kendini tamamlamak mı?

Belki de sevgi üzerine düşünürken en çok karıştırdığımız iki şey, tamamlanmak ve paylaşmaktır. Tamamlanmayı bekleyen insan, kendisinde eksik olduğunu düşündüğü şeyi bir başkasında arar. Paylaşmayı seçen insan ise kendi hayatını başka bir hayatla buluşturur. İlkinde öteki bir eksikliğin ilacıdır; ikincisinde kendi gerçekliği olan bir öznedir. Bu ayrım, sevginin etik boyutunu da belirler. Çünkü karşımızdaki kişiyi sadece kendi boşluğumuzu doldurmak için seviyorsak onu kendi amaçlarımızın aracına dönüştürme tehlikesi taşırız. Onu kendi varlığı, düşünceleri, sınırları ve tercihleriyle kabul edebildiğimizde ise ilişki başka bir anlam kazanır. Sevmek, bir başkasının bize ait olmasını istemekten daha fazlasıdır. Onun bizden farklı olabileceğini, kendi yolunu seçebileceğini ve bizim beklentilerimizin dışında bir hayat kurabileceğini kabul etmektir. Bu kabul her zaman kolay değildir. Çünkü sevgiyle birlikte belirsizlik de gelir. İnsan, karşısındakinin özgürlüğünü tanıdığında onu bütünüyle kontrol edemeyeceğini de kabul etmiş olur. Oysa sevginin değeri, bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmasından değil, belirsizliğin içinde karşılıklı güven kurabilmesinden doğar. Sevgi, bir insanı kaybetme ihtimalinin hiç olmadığı bir dünya vaat etmez. Kaybetme ihtimaline rağmen, diğerini bir mülke dönüştürmeden birlikte yaşamanın imkânını arar.

Bağ Kurmak Ama Kaybolmamak

İnsan, hayatı boyunca başkalarına ihtiyaç duyar. Sevilmek, anlaşılmak ve birinin hayatında anlamlı bir yer tuttuğunu bilmek ister. Bu ihtiyaçlar insanı zayıf kılmaz aksine, insanın ilişkisel doğasını ortaya koyar. Ancak bir başkasına duyulan sevgi, insanın kendi varlığını tanıma ve koruma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kendimizden vazgeçmeyi sevginin koşulu hâline getirdiğimizde, bir ilişkiyi sürdürmek adına kendi hayatımızla aramıza mesafe koyabiliriz. Bir süre sonra sevdiğimiz kişiyle aramızdaki bağı korurken kendimizle olan bağımızı zayıflatmış olabiliriz. Bu nedenle sevginin en önemli sorusu, “Beni ne kadar seviyorsun?” olmayabilir. Belki asıl soru “Birbirimizi severken kim olmamıza izin veriyoruz?” şeklindedir. Çünkü insanın bir başkasına yaklaşmasıyla kendisinden uzaklaşması aynı şey değildir. Yakınlık, insanın iç dünyasını genişletebilir; bağımlılık ise o dünyayı tek bir kapıya mahkûm edebilir. Olgun sevgi, bu kapının açık kalmasını ve insanın kendi varlığına dönebileceği yolları korumasını gerektirir.

Birini sevmek, onsuz hiçbir şey olamayacağına inanmak değil onunla birlikteyken hayatın zenginleştiğini fark etmek, ama hayatın bütün anlamını tek bir kişinin omuzlarına yüklememektir. Birlikte yürümek, aynı adımları atmak zorunda olmak değil bazen hızlanmak, bazen yavaşlamak, bazen birbirini beklemek, bazen de farklı yönlere bakabilmektir. Önemli olan, bu farklılığın korkuya değil, karşılıklı saygıya dayanmasıdır. Belki de sevginin olgunlaştığı yer, iki insanın birbirine duyduğu ihtiyacın sona erdiği yer değil; ihtiyaçlarının birbirlerinin özgürlüğünü yok etmediği yerdir. İnsan, sevdiği kişinin yanında kendisi olabiliyorsa, farklı düşünebiliyor, kendi hayatını sürdürebiliyor ve gerektiğinde sınırlarını koruyabiliyorsa, sevgi sadece bir duygu olmaktan çıkar; etik bir varoluş biçimine dönüşürken insan sonunda şunu öğrenir: Bir başkasına bağlanmak, kendini zincire vurmak değildir. Bağ, iki insanın birbirine ulaşmasını sağlayabilir; fakat o bağı sevgi yapan şey, iki tarafın da özgürce nefes alabilmesidir.

Sevgi sahip olmak değil var olabilmektir.

Sevgi, “Sensiz yaşayamam,” demek zorunda kalmadan “Seninle yaşamayı seçiyorum,” diyebilmektir. Çünkü gerçek yakınlık, iki insanın birbirinde kaybolması değil, birbirlerinin yanında kendilerini bulabilmesidir. Ve belki de bütün bu düşüncelerin sonunda geriye tek bir cümle kalır: Ben sensiz eksik değilim; seninle başka bir ihtimale açığım. Seni seviyorum, ama kendim olmaktan vazgeçmeden. Çünkü sana yaklaşırken kendimden uzaklaşıyorsam, artık sadece sana değil, kendime de yeniden ulaşmanın yolunu aramalıyım.

Bağ kurmak, ama kaybolmamak… Belki de sevginin en derin bilgeliği budur.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!