Cumhurbaşkanı adayı sorunu

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Türkiye gibi nüfusu 86 milyonu aşan, köklü bir devlet geleneğine sahip ve çok geniş bir insan kaynağı bulunan bir ülkede cumhurbaşkanlığı adaylığı neden birkaç ismin çevresinde şekilleniyor?

Devlet yönetiminden hukuka, ekonomiden bilime, diplomasiden akademiye kadar pek çok alanda yetişmiş insanımız varken, ülkenin geleceğini doğrudan etkileyen en önemli makam için neden sürekli aynı isimleri konuşuyoruz?

Asıl sorulması gereken yalnızca “Kim aday olacak?” değildir.

Daha temel mesele şudur:

Türkiye neden daha geniş, daha nitelikli ve daha çeşitli bir aday havuzu ortaya çıkaramıyor?

Türkiye’nin 31 Aralık 2025 itibarıyla nüfusu 86 milyon 92 bin 168 kişidir. Böylesine büyük bir nüfusa sahip ülkede, cumhurbaşkanlığı makamı için yürütülen tartışmaların sürekli birkaç tanınmış isim etrafında yoğunlaşması, üzerinde düşünülmesi gereken bir tablo ortaya koyuyor.

Son dönemde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş isimleri cumhurbaşkanlığı tartışmalarının merkezinde yer aldı. Ancak siyasi tablo 23 Eylül 2026’da önemli bir gelişmeyle değişti. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, CHP üyeliğinden ayrıldığını ve siyasi yoluna bağımsız olarak devam edeceğini açıkladı. Ardından Ankara’daki sekiz ilçe belediye başkanı da CHP’den ayrıldı.

Bu gelişmeler parti aidiyeti, siyasi temsil, seçmen iradesi ve siyasal etik açısından ayrıca ele alınabilir. Fakat burada daha kapsamlı bir soru ortaya çıkıyor:

Türkiye’nin siyasi yapısı, ülkenin geleceğini taşıyabilecek daha geniş bir liderlik ve kadro havuzu oluşturabiliyor mu?

Mesele belirli kişilerin yeterli veya yetersiz olduğu yönünde hüküm vermek değildir. Asıl konu, ülkenin sahip olduğu insan kaynağının siyasi alana ne ölçüde yansıyabildiğidir.

Türkiye’de akademisyenler, hukukçular, diplomatlar, ekonomistler, bilim insanları, bürokratlar, yöneticiler, girişimciler ve çeşitli alanlarda uzun yıllar deneyim kazanmış çok sayıda insan bulunuyor.

Elbette bu kişilerin tamamı siyasete girmek istemeyebilir. Her uzman veya yönetici cumhurbaşkanı adayı olmak zorunda da değildir. Fakat böylesine geniş bir birikim mevcutken, kamuoyunun önüne çıkan seçeneklerin neden sınırlı kaldığı sorusu önemini koruyor.

Milyonlarca yetişmiş insanın bulunduğu bir ülkede siyasi rekabet neden bu insan kaynağının tamamını yeterince görünür kılamıyor?

Cumhurbaşkanlığı sıradan bir siyasi makam değildir. Anayasa’nın 104. maddesine göre Cumhurbaşkanı devletin başıdır ve yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı ayrıca devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder.

Bu nedenle cumhurbaşkanlığı seçimi yalnızca kişilerin yarıştığı bir süreç olarak görülmemelidir. Seçmenin önüne ülkenin geleceğine ilişkin yönetim anlayışlarının, programların ve kadroların da konulması gerekir.

Tam da burada medyanın ve siyasi iletişim düzeninin etkisi önem kazanıyor.

Kamuoyunda sürekli görünür olan kişiler daha kolay tanınıyor. Tanınırlık arttıkça haberlerde, tartışma programlarında ve siyasi gündemde yer alma ihtimali de yükseliyor. Böylece görünürlük zamanla siyasi ağırlığın göstergesiymiş gibi algılanabiliyor.

Ancak medyada yer almak ile ülke yönetme kapasitesi aynı şey değildir.

Bir kişinin ne kadar tanındığı, ne kadar reklam yaptığı veya ne ölçüde maddi imkâna sahip olduğu; onun devlet yönetimindeki birikimini, liyakatini, dürüstlüğünü ya da ortaya koyduğu yönetim anlayışını tek başına göstermez.

Siyasi alan yalnızca kendisini en iyi tanıtabilen kişilerin öne çıktığı bir düzene dönüşürse, ülkenin sahip olduğu insan kaynağının önemli bölümü daha baştan görünmez hâle gelebilir.

Cumhurbaşkanlığı gibi yüksek sorumluluk gerektiren bir makam açısından asıl mesele, görünürlükten önce bilgi, deneyim, liyakat, kamu yönetimi tecrübesi, dürüstlük ve ülkeye ilişkin somut bir yaklaşımın ortaya konulabilmesidir.

Demokrasi de yalnızca sandığın kurulmasından ve vatandaşın oy kullanmasından ibaret değildir. Seçmenin önüne anlamlı seçenekler koymak, demokratik siyasetin niteliğini belirleyen unsurlardan biridir.

Bir ülkede değişik düşünceler, programlar ve yönetim anlayışları yeterince görünür olamıyorsa, seçmenin önündeki tercih alanının ne ölçüde geniş olduğu da tartışılmalıdır.

Bu noktada siyasi partilere önemli bir sorumluluk düşüyor.

Partilerin görevi yalnızca seçim zamanı kazanabilecek isimler bulmak değildir. Uzun vadede ülkeyi yönetebilecek kadrolar yetiştirmek, uzmanları siyasete kazandırmak, yeni kuşakların önünü açmak ve kamuoyuna kapsamlı yönetim programları sunmak da siyasi örgütlenmenin temel görevleri arasında yer almalıdır.

Türkiye’de ise siyasi tartışmalar zaman zaman parti programlarından, kurumsal yapılardan ve kadro politikalarından çok kişiler üzerinden yürüyebiliyor.

Bir isim öne çıktığında gündemin büyük bölümü onun üzerinden şekilleniyor. Böylece fikirlerin, ekiplerin ve projelerin yarışması gereken alan, kişisel rekabetin gölgesinde kalabiliyor.

Bu durum yalnızca bugünkü adaylık tartışması açısından değil, siyasetin uzun vadeli kurumsal kapasitesi bakımından da önem taşıyor.

Çünkü sürdürülebilir bir siyasi yapı, yalnızca liderler değil, gerektiğinde sorumluluk üstlenebilecek yetişmiş kadrolar da üretmelidir.

Cumhurbaşkanlığı adaylığı bakımından Anayasa’nın 101. maddesi de önemli bir imkân tanıyor. Buna göre siyasi parti gruplarının yanı sıra, son genel seçimlerde toplam geçerli oyların tek başına veya birlikte en az yüzde 5’ini alan siyasi partiler ile en az 100 bin seçmen cumhurbaşkanı adayı gösterebiliyor.

Bu düzenleme, adaylık konusunda siyasi partilerin dışında seçmenlere de doğrudan bir imkân sağlıyor.

Fakat burada hukuki imkân ile fiilî imkân arasındaki farkı görmek gerekiyor.

Bir kişinin 100 bin seçmenin desteğiyle aday gösterilebilmesi hukuken mümkün olsa da geniş kitlelere ulaşmak, kendisini tanıtmak, örgütlenmek ve seçim sürecini yürütmek için gerekli imkânlara sahip olmak ayrı bir meseledir.

Özellikle siyasi örgütlenmesi, kamuoyu görünürlüğü ve maddi kaynakları sınırlı olan bir kişinin bu yolu kullanabilmesi pratikte çok daha zor olabilir.

Dolayısıyla yalnızca “Aday olmanın önünde hukuki bir engel var mı?” sorusunu sormak yeterli değildir.

Asıl sorulardan biri de şudur:

Hukuken açık olan adaylık yolları, siyaseten ve fiilen ne ölçüde erişilebilirdir?

Mesele tam da burada derinleşiyor.

Eğer milyonlarca insan arasından yalnızca birkaç tanınmış kişinin cumhurbaşkanlığı için ciddi biçimde tartışılması olağan hâle geliyorsa, sorunun tamamını kişiler üzerinden açıklamak mümkün değildir.

Partilerin kadro üretme biçimi, medyanın gündem oluşturma mekanizmaları, siyasi finansman koşulları, örgütlenme kapasitesi ve yeni isimlerin kamuoyuna ulaşabilme imkânları birlikte değerlendirilmelidir.

Çünkü demokratik siyasetin niteliği yalnızca kaç kişinin oy kullandığıyla değil, seçmenin karşısına hangi seçeneklerin ve hangi yönetim anlayışlarının çıkarılabildiğiyle de ilgilidir.

Bu nedenle bugün “İmamoğlu mu, Yavaş mı?” sorusunun ötesine geçmek gerekiyor.

Daha geniş soru şudur:

Türkiye’yi yönetebilecek başka kimler var?

Ekonomi, hukuk, dış politika, bilim, teknoloji, eğitim veya kamu yönetimi gibi alanlarda uzun yıllar birikim oluşturmuş kimler bulunuyor?

Devlet tecrübesi olan, kriz dönemlerinde sorumluluk üstlenmiş, geniş kesimleri bir araya getirebilecek yönetim anlayışına sahip insanlar neden daha fazla konuşulmuyor?

Daha da önemlisi:

Bu insanların kamuoyunun karşısına çıkabileceği siyasi alan neden yeterince geniş değil?

Bu soruları sormak, bugün gündemde bulunan isimleri küçümsemek anlamına gelmez.

Mesele herhangi bir kişiyi öne çıkarmak ya da geriye itmek değildir. Asıl konu, Türkiye’nin geleceğini tek tek kişilerin siyasi kaderine bağımlı olmaktan çıkarabilecek daha kurumsal bir siyaset anlayışının nasıl oluşturulabileceğidir.

Çünkü kişiler değişir.

Partiler değişir.

Siyasi dengeler değişir.

Fakat bir ülkenin nitelikli insan kaynağına duyduğu ihtiyaç değişmez.

Güçlü devlet yapıları, yetişmiş kadrolara ihtiyaç duyar.

Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca birkaç kişinin birbirine alternatif olarak sunulması değildir. Ülkenin meselelerine ilişkin çeşitli çözüm önerilerinin, uzmanlıkların ve yönetim kadrolarının kamuoyunun önüne çıkabilmesidir.

Seçmen her seçim döneminde “Başka kim var?” diye sormak zorunda kalmamalıdır.

Bu sorunun cevabını üretmek, siyasetin temel görevlerinden biri olmalıdır.

Çünkü 86 milyondan fazla insanın yaşadığı bir ülkenin geleceği birkaç kişinin adıyla açıklanamayacak kadar büyüktür.

Türkiye’nin siyasi geleceği; liyakatin, birikimin, deneyimin ve düşünsel çeşitliliğin görünür olabildiği daha geniş bir zemine ihtiyaç duyuyor.

Belki de artık tartışmayı yalnızca kişilerin isimleri üzerinden yürütmek yerine, Türkiye’nin nasıl bir siyasi kadro ürettiğini sorgulamanın zamanı gelmiştir.

Ve geriye şu soru kalıyor:

Türkiye’de gerçekten aday mı yok, yoksa siyasetimiz aday üretmeyi mi unuttu?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!