Bu yazı dizisinde, Türkiye’nin demokrasi tarihinde siyasi gücün aileler ve kuşaklar arasında nasıl aktarıldığını beş bölüm hâlinde ele alacağız. Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze uzanan süreçte, siyasi ailelerin tarihsel geçmişini, darbelerin ve siyasi yasakların siyasal yapı üzerindeki etkilerini, partilerin işleyişini, aday belirleme yöntemlerini ve karar mekanizmalarına erişimdeki eşitsizlikleri inceleyeceğiz. Amacımız, aynı aileden birden fazla kişinin siyaset yapmasını sorgulamak değil; aile adı, ekonomik güç, yerel nüfuz ve siyasi ilişkilerin fırsat eşitliğini nasıl etkilediğini ortaya koymak. Çünkü asıl tartışmamız gereken, kimin hangi aileden geldiği değil, Cumhuriyet’in vaat ettiği eşit yurttaşlık ilkesinin siyasi hayatta ne ölçüde karşılık bulduğudur.
1.BÖLÜM
CUMHURİYET KURULDU, PEKİ SİYASİ HANEDANLIKLAR SONA ERDİ Mİ?
Cumhuriyet, bu topraklarda yüzyıllar boyunca hüküm süren saltanat düzenini sona erdirerek egemenliğin kaynağını değiştirdi. Artık ülkenin yönetimi bir ailenin soyundan gelenlere ait olmayacak, devletin geleceği hanedanların iradesine bırakılmayacaktı. 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçiminin değişmesi değil, aynı zamanda yurttaşlık, eşitlik ve halk egemenliği üzerine kurulu yeni bir siyasal düzenin ilanıydı.
Ancak aradan geçen yüz yılı aşkın zamana baktığımızda cevaplanması gereken önemli bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Saltanat kaldırıldı, peki siyasette ailelerden ailelere aktarılan güç, nüfuz ve ayrıcalıklar sona erdi mi?
Bu soruyu sormak, Cumhuriyet’in kazanımlarını küçümsemek değildir. Tam tersine, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini ve vaat ettiği eşit yurttaşlık ilkesini ciddiye almaktır. Çünkü bir rejimin demokratik niteliği, yalnızca anayasasında yer alan hükümlerle değil, bu hükümlerin toplumsal ve siyasal hayatta ne ölçüde karşılık bulduğuyla ölçülür.
Türkiye’de hukuken herkes seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Anayasa’nın 10. maddesi kanun önünde eşitliği, 67. maddesi ise seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarını güvence altına alır. Ancak hukuki eşitlik, kendiliğinden fiilî fırsat eşitliği yaratmaz. Bir yurttaşın siyasi hayata katılma hakkına sahip olmasıyla bu hakkı kullanabilecek imkânlara sahip olması aynı şey değildir.
Siyasete girmek isteyen iki yurttaşı düşünelim. Birinin ailesinden devraldığı tanınmış bir soyadı, yıllar içinde kurduğu siyasi ilişkileri, ekonomik olanakları, yerel çevresi ve karar vericilere ulaşmasını kolaylaştıran bağlantıları vardır. Diğeri ise kendisini tanıtmak, örgüt içinde yer edinmek, seçmenin karşısına çıkabilmek ve siyasi karar mekanizmalarına ulaşabilmek için yıllarca emek harcamak zorundadır. Her ikisinin de hukuken eşit haklara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak aynı başlangıç koşullarında yarıştıklarını söyleyebilir miyiz?
Demokrasinin temel sorunlarından biri tam da burada ortaya çıkar. Sandık, seçmenin tercih hakkını temsil eder; ancak sandığa sunulan seçeneklerin hangi koşullarda belirlendiği de en az oy verme hakkı kadar önemlidir. Adayların kimler arasından ve hangi ölçütlere göre, ne tür ilişkiler ağı içinde belirlendiğini sorgulamadan demokratik temsilin niteliğini anlayamayız.
Türkiye’nin siyasi geçmişine baktığımızda bazı ailelerin farklı kuşaklar boyunca devlet ve siyaset hayatında yer aldığını görüyoruz. Dededen toruna, babadan oğula, kardeşten kardeşe uzanan siyasi kariyerler, farklı partilerde ve değişen siyasi dönemlerde varlığını sürdürebiliyor. Bu durumun bütün örneklerini aynı gerekçeyle açıklamak mümkün değildir. Kimi ailelerde siyasi gelenek, kimilerinde toplumsal tanınırlık, ekonomik güç veya yerel ve bölgesel nüfuz belirleyici olmuştur. Ancak bütün bu farklılıkların ortasında ortak bir soru varlığını koruyor: Bazı aileler siyasi hayata kuşaklar boyunca kolaylıkla tutunabilirken toplumun geniş kesimleri için siyasete katılmak neden bu kadar güç?
Burada özellikle bir ayrımı doğru yapmak gerekiyor. Bir aileden birden fazla kişinin siyasete girmesi, tek başına demokratik bir ihlal değildir. Her yurttaş, ailesinden bağımsız olarak siyasi faaliyet yürütme ve seçilme hakkına sahiptir. Ancak aileden devralınan siyasi tanınırlığın, ekonomik imkânların ve ilişkilerin kişiye sürekli bir başlangıç avantajı sağlaması, adaylık ve temsil süreçlerinde eşit rekabet koşullarını bozması farklı bir meseledir. Eleştirdiğimiz, aile fertlerinin siyaset yapması değil, siyasi gücün belirli aileler ve çevreler arasında ayrıcalıklı biçimde dolaşmasıdır.
Bu nedenle siyasi hanedanlık kavramını yalnızca aynı soyadını taşıyan kişilerin art arda milletvekili seçilmesi şeklinde daraltmamak gerekir. Siyasi hanedanlık, bir ailenin veya çevrenin sahip olduğu siyasi sermayeyi kuşaklar boyunca koruyabilmesi ve yeni kuşaklara aktarabilmesidir. Bu sermaye bazen devlet görevlerinden, bazen parti içindeki ilişkilerden, bazen ekonomik güçten, bazen de yerel toplumsal etkiden oluşur. Aile adı, bu birikimin görünür yüzüdür; asıl güç ise o adın arkasında biriken imkânlardır.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte hukuken sona eren hanedanlık düzeninin yerini elbette aynı hukuki statüye sahip yeni bir hanedanlık sistemi almadı. Türkiye’de siyasi aileler, monarşik bir hakka dayanarak değil, seçimler ve siyasi partiler aracılığıyla varlık gösteriyor. Bu fark önemlidir. Ancak seçimle göreve gelmek, siyasi gücün oluşumunda ve adayların belirlenmesinde fırsat eşitliğinin bulunduğunu tek başına kanıtlamaz.
Asıl sorgulamamız gereken, siyasi gücün kimler arasında dolaştığı ve bu güce ulaşma yollarının ne kadar açık olduğudur. Siyaset yalnızca tanınmış ailelerin, ekonomik olanakları güçlü çevrelerin veya parti yönetimlerine yakın isimlerin hareket alanına dönüşürse yurttaşların eşit temsil hakkı kâğıt üzerinde kalır.
Cumhuriyet, egemenliği millete verdi. Bu egemenliğin gerçek anlamına kavuşması ise milletin yalnızca seçim günü oy kullanmasıyla mümkün değildir. Yurttaşların siyasi karar süreçlerine katılabilmesi, siyasi partilerin üyelerine açık olması, adayların eşit koşullarda yarışabilmesi ve hiçbir ailenin siyasi gücü kendiliğinden devralınan bir hak olarak görememesi gerekir.
Öyleyse soruyu yeniden soralım: Cumhuriyet kuruldu, saltanat kaldırıldı; ancak siyasette ayrıcalıkların kuşaklar boyunca aktarılmasını sağlayan ilişkiler ve güç ağları ne ölçüde ortadan kalktı? Bu sorunun cevabını bulabilmek için Türkiye’nin siyasi tarihine, ailelerin kuşaklar boyunca süren siyasi varlığına ve bu varlığı mümkün kılan toplumsal koşullara yakından bakmak zorundayız.
1.BÖLÜM KAYNAKÇASI
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Kanun No. 2709, 18 Ekim 1982. Resmî Gazete, 9 Kasım 1982, Sayı 17863 (Mükerrer). (Madde 10 ve 67).
- Türkiye Büyük Millet Meclisi. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası). Kanun No. 85, 20 Ocak 1921.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (1924 Anayasası). Kanun No. 491, 20 Nisan 1924.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Bazı Mevaddının Ta’diline Dair Kanun. Kanun No. 364, 29 Ekim 1923.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi. Kabulünün 100. Yılında 1921 Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu: Belgeler. TBMM Yayını.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi. 1921 ve 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunlarına ilişkin Meclis tutanakları ve tarihsel belgeler.
