0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Bir taraftan geçinemediği için borç batağına sürüklenen, pazarın son saatlerinde ucuzlayan ürünlerin peşine düşen ve çöpten yiyecek arayan insanlar var. Diğer taraftan olağanüstü servetler, milyonlarca liralık yatırımlar ve yıllar içinde anlaşılması güç biçimde büyüyen mal varlıkları konuşuluyorsa ve bunlarla ilgili tatmin edici bir gerekçe sunulamıyorsa, artık sadece ekonomiyi değil, adaleti de konuşmak gerekir.
Çünkü sorun kimin ne kadar zengin olduğu değildir.
Asıl mesele şudur:
Kamu gücü kullanan insanların servetleri nasıl oluşuyor ve bu servetin hesabı kim tarafından soruluyor?
Bu soruyu sormak, zenginliğe düşman olmak değildir. Ticaretle uğraşan, yatırım yapan, şirket kuran, miras edinen veya emeğiyle servet sahibi olan insanın malına mülküne neden itiraz edelim? Hukuka uygun biçimde elde edilmiş servet ne ayıp ne de suçtur.
Benim itirazım; kaynağı açıklanamayan zenginleşmeye, siyasetin kişisel menfaat ve servet edinme aracına dönüşmesine, hukukun kişiye ve güce göre değişmesinedir.
Bir insanın zengin olması beni ilgilendirmez; fakat kamu göreviyle birlikte ortaya çıkan olağan dışı bir servet artışının kaynağını sormak, yurttaş olarak da emekli bir denetim elemanı olarak da benim görevimdir.
Üstelik bunun için yeni bir sistem icat etmeye ihtiyacımız yok. Türkiye’de 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu yıllardır yürürlüktedir. Kanun, belirli kamu görevlilerine mal bildiriminde bulunma yükümlülüğü getiriyor ve mal edinmelerin denetlenmesine ilişkin hükümler içeriyor.
O halde sorun kanunun hiç bulunmaması değil; var olan denetim mekanizmalarının ne ölçüde etkili işletildiğidir.
Bir siyasetçi göreve başladığında sahip olduğu mal varlığı ile görev süresi sonunda sahip olduğu mal varlığı arasında ciddi bir fark oluşuyorsa, bu farkın ekonomik bir açıklaması olmalıdır. Gelirler, vergi kayıtları, şirket ilişkileri, taşınmazlar, yatırımlar, miraslar ve diğer yasal kaynaklar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo zaten önemli ölçüde kendisini açıklar.
Mesele tam da açıklanamayan yerde başlar. Servet ile gelir arasında makul bir bağ kurulamıyorsa soru sormak gerekir.
Bu ne bir siyasi linçtir ne de bir insanı peşinen suçlu ilan etmektir. Hukuk devletinde doğru yöntem bellidir: İddia ortaya konulur, delil araştırılır, yetkili makamlar inceleme yapar ve sonuç neyse ona göre işlem tesis edilir.
Yani benim savunduğum ilke ne peşin suçlama ne de peşin aklamadır.
Benim savunduğum tek kural denetimdir.
Son günlerde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya ve eşiyle ilgili sermaye piyasası işlemleri üzerinden gündeme gelen iddialar da bu konunun neden önemli olduğunu gösterdi. Reuters’ın haberine göre, Kaya ve eşinin Nisan 2026’da yaklaşık 163 milyon liralık yatırım yaptığı ve daha sonra bu hisselerin satışından yaklaşık 2,17 milyar lira elde ettiği öne sürüldü. Söz konusu rakamlar kamuoyuna yansıyan iddialardır; kesinleşmiş bir yargı tespiti değildir. Kaya da soruşturmanın sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla siyasi görevlerinden ayrılma yönünde adım attı.
Burada yapılması gereken, bir kişiyi soruşturma tamamlanmadan suçlu ilan etmek değildir. Fakat hiçbir şey yokmuş gibi davranmak da olmamalıdır.
Sorulması gereken soru gayet açıktır:
Bu 163 milyonluk sermaye nasıl oluştu, işlemler hangi ekonomik ve hukuki zeminde gerçekleşti ve ortaya çıkan kazancın kaynağı nedir?
Eğer işlemler hukuka uygunsa, bunun ortaya konulması ilgili kişiler açısından bir yük değil, aksine en güçlü savunmadır. Hukuka aykırılık varsa da bunun belirlenmesi siyasi tartışmanın değil, hukuk düzeninin görevidir.
Bu konu sadece tek bir kişi veya dosya üzerinden değerlendirilmemelidir. Çünkü sermaye piyasalarında güven, işlemlerin hukuka uygun olmasıyla değil, bu uygunluğun etkili ve bağımsız denetim mekanizmalarıyla ortaya konulabilmesiyle sağlanır.
Nitekim Türkiye’nin yatırım fonu piyasasında yaşanan son gelişmeler, finansal piyasaların ne kadar kırılgan hale gelebildiğini de ortaya koydu. Bu da denetimin sistem açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre 131 fonun tasfiye sürecine alınması ve piyasa manipülasyonu (hileli yönlendirme) şüphesiyle 217 kişinin soruşturma kapsamına girmesi, sermaye piyasalarında denetim, şeffaflık ve yatırımcı güveni konularını yeniden gündemin merkezine taşıdı.
Dolayısıyla asıl odak noktası, belirli bir kişi üzerinden tartışma yürütmenin ötesinde; sermaye piyasalarında herkes için aynı kuralların geçerli olup olmadığını ve bu kuralların gerçekten denetlenip denetlenmediğini ortaya koymaktır.
Tam da bu nedenle siyasetçinin ekonomik faaliyetleri konusunda yapılması gereken şey, söylenti üretmek değil; şeffaflık ve denetim mekanizmasını işletmektir.
Aynı yaklaşımı Zehra Taşkesenlioğlu, Melih Gökçek ve diğer tüm siyasetçiler için de sergilemek durumundayız. Hakkında iddia bulunması tek başına kimseyi suçlu yapmaz; ancak ciddi iddialar varsa, makamına bakılmaksızın araştırılması gerekir.
Melih Gökçek hakkında yıllar önce dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Ankara’yı parsel parsel sattı” şeklindeki ağır suçlaması gündeme gelmiş, ardından yürütülen soruşturma takipsizlikle sonuçlanmıştı. Gökçek ise 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talebi doğrultusunda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığından istifa etti. Erdoğan o dönemde belediyelerdeki değişimi “metal yorgunluğu” kavramıyla açıklamıştı.
Burada asıl mesele, yıllar sonra hâlâ aynı iddiayı tekrar etmek değildir. Önemli olan, Türkiye’de siyasi suçlamaların hangi mantıkla ele alınması gerektiğini kavramaktır.
Bir siyasetçi hakkında ağır bir iddia ortaya atıldığında, o iddia ya hukuki bir sürece dönüşür ve deliller üzerinden değerlendirilir ya da sonuçsuz kalır. Siyasi tartışma ile hukuki sorumluluk birbirinin yerine geçemez. Bir kişinin görevden ayrılması da görevde kalması da tek başına suçun veya suçsuzluğun kanıtı değildir.
Aynı yaklaşım Binali Yıldırım’ın oğullarıyla ilgili Paradise Papers (Cennet Belgeleri) kapsamında gündeme gelen Malta’daki şirketler konusunda da geçerlidir. Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun kayıtlarında söz konusu şirketlerin denizcilik faaliyetleriyle bağlantısı yer alıyor. Kıyı ötesi (offshore) bir şirkette bulunmak tek başına suç değildir.
Fakat bu durum, ekonomik ilişkilerin şeffaflığının sorgulanmasına da engel değildir:

  • Vergisel yükümlülükler yerine getirilmiş midir?
  • Kamu görevi ile özel ekonomik çıkarlar arasında hukuka aykırı bir ilişki var mıdır?
  • Çıkar çatışması söz konusu mudur?
    Bunlar araştırılabilir ve belgeler üzerinden cevaplanabilir sorulardır. Dolayısıyla doğru yaklaşım, kişileri peşinen suçlamak değil; şeffaflığın gerektirdiği soruları yöneltmektir.
    Burada benim ölçüm son derece basit: Zenginlik suç değildir. Kaynağı açıklanamayan zenginleşme ise araştırılması icap eden bir durumdur.
    Bu ölçünün siyasi tarafı olamaz. İktidar için başka, muhalefet için başka bir denetim anlayışı kabul edilemez. Bugün bir CHP’li belediye başkanı hakkında yolsuzluk iddiası varsa hukuk işletilmelidir; aynı kural AK Partili bir belediye başkanı, milletvekili veya bakan için de geçerli olmalıdır.
    Bir soruşturma gerçekten hukuka aykırıysa eleştirilebilir. Delilsiz bir suçlama varsa buna itiraz edilebilir. Fakat siyasi aidiyet, hukuki denetimin yerine geçirilemez. Hukuk rakibe karşı kullanılan bir silah, dosta karşı tutulan bir kalkan değildir.
    Bir ülkede aynı fiil, failin siyasi kimliğine göre farklı değerlendiriliyorsa orada yalnızca hukuk değil, adalet duygusu da yara alır. Ben hukuktaki bu çifte standarda “guguk” diyorum. Hukukun adı var, kendisi yoksa, güçlüye başka, güçsüze başka, iktidara başka, muhalefete başka uygulanıyorsa vatandaşın devlete olan güvenini korumak mümkün değildir.
    Aynı çelişki dinin siyasette kullanılmasında da ortaya çıkabilir. İnsanların inancına, ibadetine ve dini değerlerine saygı duymak başka şeydir; dini, kamu gücünün veya siyasi sorumluluğun sorgulanmasını engelleyen bir zırha dönüştürmek başka.
    Vatandaşa sabır, kanaat ve şükür telkin edilirken kamu gücünü kullananların servetlerinin kaynağı sorgulanmıyorsa, burada yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir sorun da vardır. Din yoksulluğa razı etmenin, siyaset de zenginleşmenin aracı haline getirilemez.
    Çünkü devletin adalet duygusu, yalnızca mahkeme salonlarında değil, vatandaşın gündelik hayatında da şekillenir. Bir yurttaş kendi gelirini kuruşu kuruşuna hesaplamak, vergisini ödemek ve borcunu zamanında kapatmak zorundayken; kamu gücü kullanan insanların mal varlıklarındaki büyük değişimler karşısında “Bunun kaynağı nedir?” sorusunun sorulması bile rahatsızlık yaratıyorsa, ortada ciddi bir güven sorunu vardır.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu tartışmanın karşılığı da var. 25 Mart 2026’da kamu görevlilerinin mal varlıklarındaki olağan dışı artışların araştırılmasına ilişkin bir önergenin kabul edilmemesi, bu konudaki siyasi tartışmayı yeniden gündeme getirdi.
    Daha sonra, 17 Eylül 2026’da 3628 sayılı Kanun’da değişiklik yapılmasını öngören yeni bir kanun teklifi Meclis’e sunuldu. Teklif; Cumhurbaşkanı, TBMM üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile eşleri ve çocuklarının mal varlıklarının ve bunların kaynaklarının daha kapsamlı biçimde araştırılmasını öngörüyor. TBMM kayıtlarına göre teklif şu anda Adalet Komisyonu’nda.
    Demek ki durum yalnızca benim sorduğum bir soru değil; Türkiye’nin yasama organında da bu ihtiyaç tartışılıyor.
    Öyleyse soralım: Siyaset, denetimden neden rahatsız olsun?
    Geliriniz yasal, servetiniz meşru, yatırımlarınız kayıtlı ve vergileriniz ödenmişse denetim sizin için tehdit değil, güvencedir. Çünkü temiz bir servetin en güçlü savunması, onun kaynağının açıklanabilir olmasıdır.
    Ben bu meseleye yalnızca bir yurttaş olarak değil, bir emekli denetim elemanı olarak bakıyorum. Denetim aslında karmaşık bir iş değildir: Göreve geldiğinizde sahip olduğunuz mal varlığı ile bugün sahip olduğunuz mal varlığı karşılaştırılır. Bu değişimin ekonomik karşılığı; gelirler, vergi kayıtları, ticari faaliyetler, taşınmazlar, yatırımlar, miraslar ve diğer yasal kaynaklar üzerinden değerlendirilir.
    Ortaya çıkan tablo makul ve belgelenebilir bir açıklamaya sahipse mesele kapanır. Aksi halde yetkili kurumların devreye girmesi gerekir. Bunun adı siyasi intikam değil, kamu yönetiminde hesap verebilirliktir.
    Asıl cesaret de burada başlar. Çünkü “Herkes denetlensin” demek kolaydır. Zor olan, denetimin kendi tarafınıza ulaşması halinde de aynı ilkeyi savunabilmektir.
    Benim çağrım tam olarak budur:
  • Kimsenin servetine düşman olmayalım.
  • Ama milletin parasını da sahipsiz bırakmayalım.
  • Kimsenin siyasi kimliğini ölçü kabul etmeyelim.
  • Kimsenin makamını dokunulmazlık zırhına dönüştürmeyelim.
  • Bir insanı delil olmadan suçlamayalım.
  • Fakat ciddi bir iddia ortaya çıktığında, sırf makamı veya siyasi kimliği nedeniyle soruların üzerini de örtmeyelim.
    Çünkü devletin itibarı, yöneticilerinin ne kadar zengin olduğuyla değil, hesap verebilir olup olmadıklarıyla ölçülür. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil; temiz siyaset, şeffaf yönetim, etkin denetim ve herkese eşit uygulanan hukuktur.
    Ben de bu nedenle bütün siyasilere, bütün siyasi partilere ve kamu gücü kullanan herkese aynı soruyu yöneltiyorum:
    Göreve geldiğiniz gün sahip olduğunuz mal varlığı ile bugün sahip olduğunuz mal varlığının hukuka uygun biçimde incelenmesine var mısınız?
    Servetinizin kaynağının belgelerle ortaya konulmasına var mısınız?
    Aynı denetimin siyasi rakiplerinize olduğu kadar size de uygulanmasını kabul ediyor musunuz?
    Cevabınız evetse, benim söyleyecek başka bir sözüm yok.
    Ben emekli bir denetim elemanı olarak, hiçbir siyasi ayrım gözetmeden, hukukun ve denetimin gerektirdiği çerçevede böyle bir çalışmaya katkı vermeye hazırım.
    Çünkü amaç bir kişiyi mahkûm etmek veya bir partiyi cezalandırmak değil; Türkiye’de kamu gücünün kişisel servete dönüşüp dönüşmediği sorusuna hukuk içinde cevap verebilmektir.
    Ve bunun yolu bellidir:
  • İddia varsa delil aranır.
  • Şüphe varsa incelenir.
  • Hukuka aykırılık varsa gereği yapılır.
  • Yoksa kişi aklanır.
    Bundan daha doğal ne olabilir?
    Artık kimsenin siyasi kimliğine bakmadan aynı soruyu sorabilmeliyiz: “Bu servetin kaynağı nedir?”
    Cevabı hukuka uygunsa mesele kapanır. Değilse hukuk konuşur.
    İşte gerçek anlamda temiz siyaset budur.
    Ve unutmayalım: Makam, hesap vermekten kaçmanın değil; hesap vermenin sorumluluğunu taşımanın yeridir. Servetiniz meşruysa denetimden korkmayın. Hesap verebiliyorsanız makamınız size güç verir; hesap veremiyorsanız hiçbir makam sizi kurtaramaz.
    Hodri meydan.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!