Hayat o kadar kısa ki… Göz açıp kapayana kadar geçiyor. Üstelik yarına çıkacağımızın garantisi de yok hiçbirimizin.
Hal böyleyken, bu kadar yalana, bu kadar rol yapmaya, bu kadar sahte ilişkiye gerçekten gerek var mı?
Pandemide, depremde yüz binlerce insanı toprağa verdik. Bir zamanlar haber değeri olan acılar, bugün neredeyse sıradanlaştı. İnsanlar yorgun… Köşesine çekilmiş, içine kapanmış, kalabalıklardan uzak durmuş bir toplum var karşımızda.
Pandemiyle birlikte yalnızlaştık. Sosyal medya ise bu yalnızlığı iyileştirmek yerine daha da derinleştirdi. Hayatlar vitrine çıktı, samimiyet arka odalara saklandı. Dejenerasyon öyle arttı ki, anlatmakla bitmez.
Ama… Hâlâ umut var. Hâlâ hayatı sevdiren, insanı gerçeklikle yüzleştiren çabalar var. İşte onlardan birine tanıklık ettim bugün.
Tiyatro Durağı Oyuncuları sahnedeydi. “Şeytanın Günlüğü” diyebileceğimiz bir hikâyeyle…
Dost sandıklarımızı, “Etle tırnak gibiyiz” dediklerimizi, aynı masada oturup aynı kadehten içtiklerimizi gördük sahnede.
Ama maskesiz… Çıkarcı, samimiyetsiz, ikiyüzlü hâlleriyle.
Oyunda herkes yaptığını şeytana bağladı: “Şeytana uydum.”
Oysa oyunun en çarpıcı yanı tam da buradaydı. Şeytan bile bu kadarını yapamayacağını söylüyordu. Kendisi cennetten kovulmuştu ama, insanların bu hoyratlığına şaşırıyordu.
Ve o an anlıyorsunuz: Cennet de cehennem de aslında yaşadığımız yer.
Birbirimize karşı dürüstsek cennet… Samimiyetsizsek cehennem.
Önyargısızsak cennet… Çıkarcıysak cehennem.
Her şeyi şeytana yıkmak kolay. Ama biraz da kendimize bakmak gerek.
Çünkü insan, Tanrı’nın yeryüzündeki yansımasıdır. İyiliği de kötülüğü de yaratan yine insandır.
Bugün bu temayı sahneye taşıyan Tiyatro Durağı Oyuncuları, muazzam bir performans sergiledi. Salon hınca hınç doluydu. Seyirci yalnızca izlemiyor, yüzleşiyordu.
Bu çağda insanı kendisiyle karşı karşıya getirmek kolay iş değil. Ama onlar bunu başardı.
Emekleri için, cesaretleri için, samimiyetleri için kendilerini yürekten kutluyorum.
Çünkü bazen bir oyun, Bin vaazdan daha gerçektir.

