Hukuk devletinin en temel ilkelerinden biri, suçun şahsiliğidir. Bu ilke, yalnızca bir hukuk normu değil; aynı zamanda vicdanın, adalet duygusunun ve toplumsal barışın teminatıdır. Anayasa’nın 38. Maddesi “Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar” başlığı altında, hukuk devletinin temelini oluşturan ceza sorumluluğunun şahsiliği, masumiyet karinesi, kanunsuz suç ve ceza ilkelerini düzenler. Kimse işlendiği zaman kanunun suç saymadığı fiilden ötürü cezalandırılamaz; ceza sorumluluğu şahsi olup, hüküm sabitlenene kadar herkes masumdur. Yani hiç kimse, bir başkasının işlediği fiilden dolayı suçlanamaz, cezalandırılamaz ya da hak kaybına uğratılamaz. Ne var ki, tarihsel pratiğe bakıldığında bu ilkenin her zaman korunmadığını görülmektedir.
Türkiye’nin yakın geçmişi, özellikle darbe dönemleriyle birlikte, hukukun askıya alındığı ve temel hakların ağır biçimde ihlal edildiği süreçlere sahne olmuştur. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında sadece siyasi görüşleri nedeniyle değil, akrabalık bağları dolayısıyla da binlerce insan fişlenmiştir. Bir kişinin kardeşinin, eşinin ya da ebeveynlerinin siyasi faaliyetleri, onun kamuda görev almasına engel sayılmıştır. Bu yaklaşım, yalnızca bireyi değil; onunla bağı olan herkesi cezalandıran kolektif bir sorumluluk anlayışını doğurmuştur. Bu dönemde uygulanan politikalar, özellikle sol görüşlü kesimler üzerinde daha yoğun ve sistematik bir mağduriyet yaratarak, suçun şahsiliği ilkesinin açık biçimde ihlal edildiği bir tablo ortaya çıkarmıştır.
Benzer bir tablo 28 Şubat sürecinde de görülmektedir. Bu dönemde, özellikle “irtica” gerekçesiyle yürütülen uygulamalarda, bireylerin aile geçmişi ve sosyal çevresi sorgulanmıştır. Kamu kurumlarında işe alımlarda ya da görevde yükselmelerde, liyakat yerine “yakınlık” ya da “uzaklık” ölçütleri devreye sokulmuştur. Bir öğretmenin eşinin başörtülü olması veya bir memurun kardeşinin belirli bir yapıyla ilişkilendirilmesi, mesleki hayatını doğrudan etkileyebilmiştir.
Daha yakın dönemde, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl sürecinde de benzer tartışmalar gündeme gelmiştir. Darbe teşebbüsünün sorumlularının hukuk önünde hesap vermesi elbette kaçınılmazdır. Ancak bu süreçte, bazı durumlarda akrabalık ilişkileri üzerinden yapılan değerlendirmeler, kamuoyunda ciddi soru işaretlerine yol açmıştır. İhraçlar, güvenlik soruşturmaları ve kamuya alımlarda uygulanan kriterler, zaman zaman bireysel sorumluluk ilkesinin sınırlarını zorlamıştır.
Günümüzde de benzer tartışmaların farklı alanlarda sürdüğü görülmektedir. Özellikle yerel yönetimlere yönelik yürütülen bazı soruşturma ve operasyonlar sonrasında, doğrudan fiille ilgisi olmayan kişilerin de çeşitli idari ve mesleki sonuçlarla karşı karşıya kaldığına dair örnekler kamuoyuna yansımaktadır. Bu durum, suçun şahsiliği ilkesinin yalnızca geçmiş dönemler açısından değil, güncel uygulamalar bakımından da titizlikle korunması gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Oysa Türk Ceza Kanunu da Anayasa’yla paralel bir çizgide ilerlemektedir. Ceza hukukunun evrensel ilkeleri arasında yer alan “kusur sorumluluğu”, kişinin sadece kendi eyleminden dolayı sorumlu tutulabileceğini ifade etmektedir. Bir başkasının fiilinden dolayı yaptırıma maruz bırakılmak, modern hukuk sistemlerinde kabul edilemez. Bu hukuki bir hatanın ötesinde, aynı zamanda toplumsal güveni zedeleyen bir yaklaşımdır.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır. O da devletin güvenlik hassasiyetleri ile bireyin temel hakları arasındaki dengedir. Elbette kamu görevine alınacak kişilerin güvenilirliği araştırılabilir. Ancak bu araştırma, kişinin kendi eylemleri ve somut davranışları üzerinden yapılması gerekmektedir. Aksi hâlde ortaya çıkan tablo, hukukun öngördüğü bireysel sorumluluk anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Toplumsal hafız bu tür uygulamaları unutmaz. Haksız yere dışlanan, yalnızca bir yakınının eylemi nedeniyle fırsat eşitliğinden mahrum bırakılan bireyler, zamanla devlete olan güvenlerini yitirmektedir. Bu da uzun vadede toplumsal bütünlüğü zedelemektedir. Oysa adalet, sadece suçluyu cezalandırmakla değil, suçsuzu korumakla da anlam kazanmaktadır.
Bugün gelinen noktada, geçmişin hatalarından ders çıkarma sorumluluğu hepimizin omuzlarındadır. Hukukun üstünlüğü, ancak ilkelerin istisnasız uygulanmasıyla mümkündür. Suçun şahsiliği ilkesi, bir metin içinde kalmamalı; hayatın her alanında somut karşılığını bulmalıdır. Çünkü adalet, ancak kişisel olduğunda gerçekten adildir.
