Aykut Teker
  1. haberler
  2. Yazarlar
  3. Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı

Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı

featured
service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye’de adalet sistemi ve yargı bağımsızlığı, yalnızca hukukçuların teknik tartışmalarının ötesinde, demokratik bir cumhuriyetin varlık koşuludur. Hukuk devleti ilkesinin somut anlamı, yargının siyasal, ekonomik ve idari baskılardan arındırılmış biçimde karar verebilmesidir. Bu bağlamda mesele, soyut bir bağımsızlık idealinden ibaret olmamakta; anayasal düzenin sürdürülebilirliği ve yurttaşların temel haklarının güvencesi anlamına gelmektedir. 

Bu nedenle yargının siyasal mücadelelerin bir aracı haline gelmesi, muhalefetin yargısal süreçler üzerinden tasarlanması ya da böyle bir algının oluşması dahi hukuk devleti ilkesinin özüne aykırı bir durum yaratmaktadır. Demokratik sistemlerde yargının görevi siyasal alanı düzenlemek değil, hukukun üstünlüğünü güvence altına almaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. Maddesi, devleti “hukuk devleti” olarak tanımlamaktadır. Hukuk devleti kavramı, normlar hiyerarşisinin üstünlüğünü ve kamu gücünün yargısal denetime tabi olmasını gerektirmektedir. Bu çerçevede yargı bağımsızlığı, anayasal sistemin kurucu unsurudur. Anayasa’nın 9. Maddesinde yargı yetkisinin “Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce” kullanılacağı hükme bağlanmıştır. Ancak normatif düzenleme ile fiili uygulama arasındaki mesafe, sistemin gerçek niteliğini belirlemektedir.

Yargı bağımsızlığı, kurumsal bağımsızlık ve bireysel hâkim teminatı olmak üzere iki boyutlu bir kavramdır. Kurumsal bağımsızlık, mahkemelerin yürütme ve yasama organlarından etkilenmemesini ifade etmektedir. Bireysel teminat ise hâkim ve savcıların görev güvencesine, coğrafi teminata ve disiplin süreçlerinin objektifliğine dayanmaktadır. Bu noktada, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı ve üyelerinin belirlenme usulü, terfisi ve disiplin işlemleri üzerinde belirleyici olan bir kurulun siyasal etkilerden arındırılmış olması, yargı bağımsızlığının ön koşulu sayılmaktadır.

Yargı organlarının kurumsal yapısına ilişkin bu tartışmalar, yalnızca teorik bir mesele değildir. Siyasal iktidarın yargı mekanizmalarını dolaylı ya da doğrudan etkileyebildiği yönündeki toplumsal kanaat, yargı kararlarının tarafsızlığına ilişkin güveni zayıflatmaktadır. Bu durum, özellikle siyasal rekabet alanında yürütülen soruşturma ve yargılamalarda daha görünür hâle gelmektedir.

Uluslararası hukuk metinleri de bu konuda açık standartlar ortaya koymaktadır. Avrupa Konseyi belgeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, mahkemelerin bağımsız ve tarafsız görünmesinin dahi adil yargılanma hakkının parçası olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yalnızca bireysel başvuru mekanizmasıyla değil, iç hukukta yapısal uyum zorunluluğu ile bağlayıcı nitelik taşımaktadır.

Sorunun diğer bir boyutu, yargının siyasallaştığı algısının toplumda yaygınlaşmasıdır. Hukukun üstünlüğü ilkesi, sadece kararların doğru olmasıyla değil, kararların meşru ve tarafsız biçimde alındığına ilişkin toplumsal güven ile anlam kazanmaktadır. Yargıya duyulan güvenin azalması, ekonomik yatırımlardan ifade özgürlüğüne kadar geniş bir alanda istikrarsızlık üretmektedir. Hukuk güvenliği olmaksızın ne mülkiyet hakkının ne de temel hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda korunabilmesi mümkündür.

Son dönemlerde muhalefet partilerine mensup bazı belediye başkanlarının tutuklanması (Daha çok ana muhalefet partisi CHP’ye mensup belediye başkanları olmak üzere.) veya haklarında yoğun yargısal süreçlerin işletilmesi, buna karşılık benzer iddiaların yöneltildiği iktidar partisi mensupları hakkında aynı ölçüde bir yargısal hareketliliğin görülmemesi, kamuoyunda çifte standart tartışmalarını güçlendirmektedir. Hukuk devletinde önemli olan sadece adaletin tecelli etmesi değil, adaletin eşit ve tarafsız biçimde uygulandığının toplum tarafından açık biçimde görülebilmesidir.

Bu konuda somut çözüm önerileri üretmek gerekirse; öncelikle, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun oluşumunda çoğulcu ve dengeli bir temsil modelinin benimsenmesi zorunludur. Yargı içi seçim mekanizmalarının güçlendirilmesi ve yürütmenin belirleyici rolünün sınırlandırılması gerekmektedir. İkinci olarak, coğrafi teminatın istisnasız biçimde uygulanması, hâkim ve savcıların görev yerlerinin idari takdirle değiştirilmesini zorlaştırmaktadır. Üçüncü olarak, yüksek yargı organlarının kararlarının bağlayıcılığına fiilen riayet edilmesi hukuk devletinin asgari koşulu sayılmaktadır. Anayasa Mahkemesi kararlarının tartışmaya açılması değil, uygulanması gerekmektedir.

Bunun yanında savunma makamının güçlendirilmesi de yargı bağımsızlığının tamamlayıcı unsurudur. Baroların kurumsal bağımsızlığı ve avukatların mesleki faaliyetleri üzerindeki baskıların azaltılması, adil yargılanma hakkının teminatı niteliği taşımaktadır. Yargının üçayağından biri olan savunma zayıf bırakıldığında, sistemin dengesi bozulmaktadır.

Türkiye’de adalet sistemine ilişkin reform tartışmaları sıkça gündeme gelmektedir; ancak reformun özü, mevzuat değişikliğinden ibaret olmamaktadır. Asıl sorun, kuvvetler ayrılığı ilkesinin içselleştirilmesidir. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki sınırların netleştirilmesi ve karşılıklı denge-denetim mekanizmalarının işletilmesi gerekmektedir. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, demokratik meşruiyetin güçlendirilmesi yargının bağımsızlığı ile doğrudan bağlantılıdır.

Aksi durumda yargı eylemlerinin siyasal rekabetin bir unsuru hâline geldiği yönündeki eleştiriler güçlenmekte ve yargı kararları hukuki niteliğinden ziyade siyasal bağlamı içinde tartışılır hâle gelmektedir. Bu durum ise yalnızca muhalefet partileri açısından değil, uzun vadede devlet kurumlarının meşruiyeti açısından da ciddi bir sorun yaratmaktadır.

Sonuç olarak, adalet sisteminin güçlendirilmesi bir tercihin ötesinde zorunluluktur. Yargının bağımsızlığı, herhangi bir siyasi görüşün değil; her yurttaşın güvencesidir. Hukuk devleti, kriz zamanlarında askıya alınmak yerine, tam tersine krizleri aşmanın tek aracıdır. Cumhuriyetin temel niteliklerine sadakat, yargı bağımsızlığının tavizsiz biçimde korunmasını gerektirmektedir. Aksi durumda hukuk devleti zayıflar ve güçler birliği eğilimi kurumsallaşacaktır. Demokratik bir Türkiye’nin yolu ise bağımsız ve tarafsız bir yargıdan geçmektedir. Çünkü adaletin olmadığı bir yerde devlet güçlü görünse bile meşruiyet zayıflamakta; hukuk güvenliği sarsıldığında ise demokrasinin dayandığı toplumsal zemin giderek aşınmaktadır.

Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin