O akşam İzmir’de, Ahmed Adnan Saygun’un yüksek tavanlı o mağrur salonunda başka bir şey vardı. Sadece notalar değil, sanki bin yıllık bir gurbetin tozu havalandı koltukların arasından. İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği’nin Ana Dil Günü için düzenlenen o gece; bir konser değil, bir “eve dönüş” ayiniydi. Ama öyle bir ev ki; kapısı çalınmış, anahtarı kaybolmuş, hatıraları ise sadece bir dilde asılı kalmış…
Çocukluğunu Bir Irmağın Kenarında Bırakanlar İçin
Mikail Aslan sahneye çıktığında, elindeki enstrüman değil de sanki bir nehrin kalbiydi. Her mızrap darbesinde Munzur’un soğuk suları aktı salonun ortasına. Gözlerimizi kapattığımızda kendimizi bir veda kıyısında bulduk; hani o tren raylarının, o tozlu yolların bittiği ama hasretin başladığı o meşum eşikte.
O akşam orada sadece biz yoktuk. Köyünün dumanını burnunda tüttüren yaşlılar, ana dilini bir emanet gibi kalbinde saklayan anneler ve hiç görmediği bir coğrafyanın sızısını genlerinde taşıyan gençler vardı. Mikail her türküde bizi alıp yollara düşürdü; kilometrelerce uzağa değil, yıllarca geriye, o ilk yaramızın açıldığı yere götürdü.
”Dil, İnsanın Son Kalesidir”
İnsanın evi tuğladan, taştan değildir; insanın evi dilidir. Haritalardan silinseniz de, yollarınız kapansa da, eğer o dili konuşabiliyorsanız hala bir çatınız var demektir. Mikail Aslan’ın sesi, o çatının altına sığınanların titrek ama mağrur nefesiydi. Salonun duvarlarından taşan o hıçkırık sadece hüzün değildi; “ben buradayım, hala yaşıyorum” demenin o yaralı gururuydu.
O devasa sessizliğin içinde Mikail’in şu cümlesi düştü yüreğimize:
”Bu topraklarda yüz bin insan hayatını yitirdi. Ama biz topla tüfekle değil, ana dilimizde türküler söyleyerek bahar olacağız. Çiçek açacağız dallarda.”
O an zaman durdu. Bir anlığına tüm acılar, tüm ölümler, tüm sürgünler o cümlenin ağırlığında eridi. Kinle değil, aşkla direnmeyi; nefretle değil, ana diliyle çiçek açmayı seçen bir halkın sessiz çığlığıydı bu. Sessizlik değildi o; ortak bir yasın ve ortak bir umudun hıçkırığıydı.
Kırgın Ama Dimdik: Omuz Omuza Bir Halay
Gecenin sonuna doğru çekilen o halaylar… Ah, o ellerin birbirine tutunuşu! O an anladım ki; bu halkın en büyük cevabı, birbirinin elini bırakmamaktır. Omuz omuza verilen o görüntü, bin yıllık bir yalnızlığın son bulmasıydı. Işıklar yandığında kimse birbirine yabancı bakmıyordu. Çünkü herkes aynı türküde yıkanmış, aynı sızıyla arınmıştı.
Salondan çıkarken İzmir’in nemli havası yüzümüze çarptığında, cebimizde bir konser bileti değil, iyileşmiş bir kalp vardı. Mikail Aslan bizi ağlattı, evet. Ama o gözyaşı, kuruyan dallarımıza can suyu oldu.
Şunu bir kez daha anladık:
Bazı geceler insanı eksiltir.
Ama bu gece, bizi bizden alan her şeyi geri verdi.
Kapı kapandığında zihnimde yankılanan tek bir fısıltı kaldı: “Evi dili olanın, yolu hiçbir zaman kapanmaz.”

