Medya, demokratik toplumlarda kamuyu bilgilendiren ve siyasal iktidarı denetleyen temel alanlardan biridir. Bu yönüyle yalnızca gündemi aktaran değil, toplumun gerçeklikle kurduğun ilişkinin şekillenmesinde belirleyici bir role sahiptir. Medyanın dili, tercihleri ve görünür kıldığı başlıklar, toplumsal hafızanın nasıl oluşacağını doğrudan etkilemektedir. Türkiye’de medyanın bugünkü durumuna bakıldığında ise bu işlevin büyük ölçüde etkisini yitirdiği, bilgilendirme sorumluluğunun yerini giderek yönlendirme pratiğine bıraktığı görülmektedir.
Türkiye’de ana akım medyanın çok büyük bir bölümü, ekonomik ve siyasal olarak iktidar yapılarıyla doğrudan ilişki içinde bulunmaktadır. Medya kuruluşlarının kamu ihaleleri, reklam gelirleri, lisans süreçleri ve idari denetimler yoluyla iktidara bağımlı hale gelmesi, gazeteciliğin bağımsızlığını yapısal olarak zayıflatmaktadır. Bu koşullar altında medyanın iktidar aleyhine bir konuyu derinlikli ve sürekli biçimde ele alabilmesi neredeyse imkânsız hâle gelmektedir. Burada mesele bireysel niyetlerden ziyade, sistemin kendi mantığı içinde nasıl işlediğidir. İktidardan beslenen bir medya düzeninde objektiflik, iyi niyetli bir temenninin ötesine geçememektedir.
Görsel medyanın bu süreçteki rolü ayrıca dikkat çekmektedir. Televizyon yayıncılığı, doğası gereği tekrar üzerine kurulmakta; aynı görüntüler, aynı başlıklar ve aynı tartışma çerçeveleri günler boyunca dolaşıma sokulmaktadır. Bu yöntem, zamanla bilgilendirme işlevini aşarak algı üretimine dönüşmektedir. Bir olayın sürekli gündemde tutulması, o olayın toplumsal hafızadaki ağırlığını büyütmekte; hiç ele alınmayan başlıklar ise sanki hiç yaşanmamış gibi görünmez kılınmaktadır. Böylece medya, gerçeğin tamamını aktarmak yerine, hangi gerçeğin hatırlanacağını belirleyen bir mekanizma hâline gelmektedir.
Bu tekrar düzeni, zamanla haber ile yorum arasındaki sınırı da belirsizleştirmektedir. İzleyici, neyin olgu neyin kanaat olduğunu ayırt etmekte zorlanmakta; ekranda kurulan çerçeve, gerçekliğin kendisiymiş gibi algılanmaktadır. Böylece medya, bilgilendiren değil, yönlendiren bir pozisyona yerleşmektedir.
Bu noktada gazetecilik pratiğinde yaşanan dönüşüm de göz ardı edilememektedir. Haber aktaran, soru soran ve iktidarı denetleyen gazeteci profili yerini giderek pozisyon alan, taraf tutan ve savunduğu çizgi doğrultusunda konuşan figürlere bırakmaktadır. Bu durum klasik anlamda tarafgirlikten daha ileri bir aşamayı ifade etmektedir. Gazetecilik, hakikati arayan bir faaliyet olmaktan uzaklaşmakta; savunulan tezi doğrulamaya çalışan bir söylem üretimine indirgenmektedir. Bu militanlaşma, yalnızca mesleğin itibarını zedelememekte, aynı zamanda toplumun doğru bilgiye ulaşma hakkını da ortadan kaldırmaktadır.
Medyanın seçici yaklaşımı, özellikle yerel yönetimlere ilişkin haberlerde daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. İktidara yakın belediyelerde gündeme gelen ciddi yolsuzluk iddiaları çoğu zaman görmezden gelinmekte ya da kısa ve etkisiz haberlerle geçiştirilmektedir. Buna karşılık muhalefet partilerine ait belediyelerle ilgili iddialar, henüz yargı süreci başlamadan günlerce tartışma programlarında ele alınmakta, kamuoyunda suçluluk algısı oluşturulmaktadır. Bu yaklaşım, yargılamaktan çok yargı hissi üretmektedir. Masumiyet karinesi fiilen askıya alınmakta; medya, hukukun yerine geçerek hüküm dağıtan bir alana dönüşmektedir. Bu yaklaşım, kamuoyunun adalet algısını zedelemekte; hukuk süreçlerine olan güveni aşındırmaktadır. Medya eliyle kurulan bu dengesiz görünürlük, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren başlıca etkenlerden biri haline gelmektedir.
Daha da çarpıcı olan, bazı dosyaların savcılıklara intikal etmesine rağmen yıllarca sonuçlandırılmaması ya da takipsizlikle kapatılmasıdır. Buna rağmen siyasi tasarruflarla görevden almaların gerçekleşmesi, hukuk devleti ilkesi açısından ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Eğer ortada suç unsuru yoksa görevden alma işlemleri anlamını yetirmekte; eğer suç varsa yargının neden işlememekte olduğu sorusu gündeme gelmektedir. Medyanın asli görevi tam da bu soruları sormak iken, çoğu zaman sessiz kalmayı tercih ettiği görülmektedir.
Bu tabloya akademi dünyasının eklenmesi ise meselesinin en kaygı verici boyutlarından birini oluşturmaktadır. Akademisyenlerin temel sorumluluğu, iktidara ya da muhalefete yakın durmak değil; bilgiye, yönteme ve hakikate sadık kalmaktır. Buna karşın son yıllarda bazı akademisyenlerin bilimsel kavramları eğip bükerek ekranlarda algı üretimine katkı sunduğu gözlemlenmektedir. Veri yerine kanaatin, yöntem yerine yorumun öne çıktığı bu tutum, bilimin kamusal güvenirliliğini aşındırmaktadır. Kısa sürede gerçekleşen akademik yükselişler, idari görevlere yapılan atamalar ve liyakat tartışmaları, bu sürecin tesadüfi olmadığını düşündürmektedir. Akademik unvan, bilgiyi iktidarın hizmetine sunma ayrıcalığı değil; onu sınama sorumluluğu getirmektedir. Bu sorumluluğun terk edildiği yerde, unvanlar anlamını yitirmekte; geriye sadece biçimsel bir meşruiyet kalmaktadır.
Bilginin iktidarın hizmetine girmesi, akademiyi bilim olmaktan çıkarmakta; süslü bir meşrulaştırma aracına dönüştürmektedir. Bu durum, yalnızca üniversiteleri değil, toplumun tamamını ilgilendirmektedir. Çünkü akademi, medya gibi, son sığınak olarak görülen alanlardan biridir. Bu alanın da güven kaybetmesi, hakikatle kurulan ilişkinin derin biçimde zedelenmesine yol açmaktadır.
Elbette tüm sorumluluğu medya ve akademiye yüklemek eksik bir değerlendirme olacaktır. Bu düzen, aynı zamanda talep edilen ve kabullenilen bir yapı içinde varlığını sürdürmektedir. Sürekli tekrar edilen, basitleştirilen ve kutuplaştırılan içeriklere gösterilen ilgi, bu yayıncılık anlayışını beslemektedir. Bu nedenle medya eleştirisi, izleyici ve okurun sorumluluğunu da içeren daha geniş bir çerçevede ele alınmalıdır.
Sonuç olarak; Türkiye’de medyanın hâli, tek başına gazetecilerin tercihleriyle açıklanamayacak kadar karmaşık ve derindir. İktidar ilişkileri, ekonomik bağımlılıklar, siyasal baskılar ve toplumsal alışkanlıklar iç içe geçerek bu tabloyu ortaya çıkarmaktadır. Medyayı tartışmak, aslında adalet, hukuk ve hakikatle kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Güçlü bir medya, ancak onu talep eden, sorgulayan ve eleştirel düşünen bir toplumla mümkün olmaktadır. Aksi halde algı, bilginin; sadakat, hakikatin; gürültü ise düşüncesinin yerini almaya devam etmektedir. Bu nedenle medya tartışması, yalnızca bir sektör konusu olmasından ziyade, doğrudan doğruya demokrasi meselesidir.

