Aynı ülkede yaşayıp neden birbirimizden uzaklaşıyoruz?
Türkiye’de bugün en büyük sorun nedir diye sorulsa, verilecek cevapların çoğu ekonomi, işsizlik ya da hayat pahalılığı olacaktır. Oysa bu sorunların da ötesinde, daha derinden ilerleyen ve toplumu içten içe aşındıran bir gerçek bulunmaktadır. O da toplumsal kutuplaşmadır.
Bu artık akademik bir kavram değil, gündelik hayatın somut bir gerçeğidir. Aynı mahallede yaşayan insanlar birbirine selam vermez hâle gelmekte, aynı aile içinde farklı görüşler keskin tartışmalara dönüşmekte, insanlar birbirini dinlemek yerine etiketlemeyi tercih etmektedir. Bu tablo, sıradan bir fikir ayrılığından ziyade, toplumsal çözülmenin açık bir göstergesi olarak karşımızda durmaktadır.
Kutuplaşma; en basit tanımıyla, toplumun farklı kimlikler üzerinden keskin kamplara ayrılmasıdır. Ancak bugün yaşanan durum bundan daha ileri bir noktadadır. Artık mesele farklı düşünmek değil, karşı tarafın varlığını meşru görmemektir. Bu noktadan sonra tartışma zemini daralmakta, gerilim kalıcı hâle gelmektedir.
Türkiye’de kutuplaşma tek bir eksende ilerlememektedir. Sınıfsal, mezhepsel, etnik ve ideolojik ayrışmalar iç içe geçmekte ve birbirini beslemektedir. Bu durum, sorunu daha karmaşık ve daha derin hâle getirmektedir.
Ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi, sınıfsal ayrışmayı keskinleştirmektedir. Büyük şehirlerde yaşayan, eğitimli ve görece refah içindeki kesimlerle, geçim mücadelesi veren geniş halk kesimleri arasında yalnızca gelir farkı değil, hayat algısı farkı oluşmaktadır. Aynı ülkenin vatandaşları adeta farklı gerçekliklerde yaşamaktadır. Bu kopuş, ortak bir dilin kurulmasını zorlaştırmaktadır.
Mezhepsel boyutta ise Türkiye’nin geçmişinden gelen kırılmalar hâlâ etkisini sürdürmektedir. Özellikle Alevi vatandaşların tarihsel olarak yaşadığı travmalar, bu kesimde kalıcı bir güvensizlik duygusu oluşturmuştur. Buna karşılık toplumun diğer kesimlerinin bu deneyimleri yeterince anlamaması, önyargıların devam etmesine yol açmaktadır. Bu durum, görünürde sakin olan bir alanın aslında ne kadar hassas olduğunu göstermektedir.
Etnik meselelerde benzer şekilde kutuplaşmanın önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Kürt meselesi etrafında şekillenen tartışmalar, yıllardır ortak bir zeminde çözülememektedir. Bir taraf meseleyi hak ve özgürlükler bağlamında ele alırken, diğer taraf güvenlik ekseninde değerlendirmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki mesafe kapanmadıkça, toplumsal gerilim de varlığını sürdürmektedir.
İdeolojik kutuplaşma ise bu yapının en görünür yüzüdür. Siyasi rekabet demokrasinin doğasında vardır; ancak kullanılan dil bu rekabeti sağlıklı zeminden çıkarabilmektedir. “biz ve onlar” ayrımı, kısa vadede siyasi kazanç sağlayabilmektedir. Fakat uzun vadede toplumun ortak yaşam zeminini aşındırmaktadır.
Burada en kritik noktalardan biri şudur; bu kutuplaşma kendiliğinden oluşmamaktadır. Siyasetin dili, bu süreci doğrudan etkilemektedir. Siyasi aktörler, seçmenlerini konsolide etmek için zaman zaman karşı tarafı bir tehdit unsuru olarak sunabilmektedir. Bu yöntem kısa vadede sonuç üretse de uzun vadede toplumun dokuyu zayıflatmaktadır.
Benzer şekilde kapalı sosyal yapılar ve cemaat tipi örgütlenmeler, bireyleri kendi düşünce dünyaları içinde hapsetmektedir. Farklı görüşlerle temasın azalması, önyargıların güçlenmesine neden olmaktadır. İnsanlar tanımadıklarından korkmakta, korktuklarını ise dışlamaktadır.
Sosyal medya ise bu süreci hızlandıran en güçlü araçlardan biri hâline gelmiştir. Algoritmalar, insanlara çoğunlukla kendi düşüncelerini doğrulayan içerikler sunmaktadır. Bu durum, insanların farklı görüşlerle karşılaşmasını zorlaştırmakta ve düşünsel katılığı artırmaktadır. Yüz yüze söylenmeyecek sözler, dijital ortamda kolaylıkla ifade edilmekte; bu da hakaret, linç ve dışlama kültürünü beslemektedir.
Tüm bu tablo, toplumun geniş kesimlerine fayda sağlamamaktadır. Aksine, ortak sorunlara çözüm üretme kapasitesini zayıflatmaktadır. Ekonomik sıkıntılar, eğitim sorunları, adalet tartışmaları gibi meseleler geri planda kalmakta; gündem kimlikler üzerinden şekillenmektedir.
Ancak kutuplaşma, bazı kesimler için işlevsel bir araçtır. Bölünmüş toplumlarda seçmen davranışı daha öngörülebilir hâle gelmekte, insanlar sorgulamaktan çok aidiyetleri üzerinden hareket etmektedir. Bu durum, siyaset alanını daraltmakta ve kaliteyi düşürmektedir.
Tarih göstermektedir ki güçlü toplumlar, farklılıklarını bastıran değil; yönetebilen toplumlardır.
Bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur: bu gidişat değiştirilebilir mi?
Evet değiştirilebilir, ancak bunun için öncellikle sorunun doğru teşhis edilmesi gerekmektedir. Kutuplaşma bir sonuçtur; sebepler ortadan kaldırılmadan sonuç değişmeyecektir.
Öncelikle siyaset dilinin değişmesi gerekmektedir. Toplumu ayrıştıran değil, bir arada tutan bir dil kullanılmadıkça kalıcı bir çözüm mümkün görünmemektedir.
İkinci olarak toplumun farklı kesimleri arasında gerçek bir temas sağlanmalıdır. İnsanlar birbirini tanımadan, önyargılar ortadan kalkmayacaktır. Diyalog, bir tercih değil zorunluluktur.
Üçüncü olarak ortak değerler yeniden hatırlanmalıdır. Türkiye toplumu, kriz anlarında bir araya gelebilme kapasitesine sahip olduğunu defalarca göstermiştir. Depremler, felaketler, zor zamanlar bu potansiyeli ortaya koymaktadır. Ancak mesele, bunu yalnızca kriz anlarına bırakmamaktır.
Türkiye’nin önünde iki yol bulunmaktadır. Ya mevcut kutuplaşma derinleşecek ve toplum giderek daha keskin hatlarla ayrılacaktır; ya da farklılıkların bir arada yaşayabildiği daha olgun bir toplumsal yapı inşa edilecektir. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla slogan yerine, daha fazla akıl, daha fazla cesaret ve daha fazla samimiyettir. Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, herkesin aynı düşünmesinde değil; farklı düşünen insanların aynı ülkeye ait olduğuna inanmasında yatmaktadır.
Unutulmamalıdır ki birbirine yabancılaşmış toplumlar güçlü değil, kırılgan olmaktadır.
TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL KUTUPLAŞMA
0
Paylaş
