Asgari ücretin 2026 yılı için yüzde 27 oranında arttırılması, dar gelirlinin alım gücünü korumayı amaçlamaktadır. Ancak Türkiye’de uzun süredir gözlemlendiği üzere, bu tür düzenlemeler daha yürürlüğe girmeden piyasa fiyatlarına zam olarak yansımakta, hatta çoğu zaman artış oranının çok üzerinde fiyat ayarlamaları yapılmaktadır.
Nitekim son ücret artışı açıklandıktan hemen sonra, bazı zincir marketlerde temel tüketim ürünlerine yüzde 40’a varan oranlarda zamlar yapıldığı görülmektedir. Burada dikkat çekici husus, henüz yeni ücretlerin işveren tarafından ödenmemiş olmasıdır. Yani maliyet artışı fiilen gerçekleşmeden “beklenen maliyet” gerekçesiyle fiyatlar yükseltilmektedir. Bu durum, ekonomik bir zorunluluktan ziyade fırsatçılık davranışı olarak değerlendirilmelidir.
Üstelik bu tablo yalnızca özel sektörle sınırlı değildir. Yeni yıla girilirken devletin sunduğu birçok temel hizmete de yüksek oranlı zamlar yapılmıştır. Harçlar, pasaport ve ehliyet bedelleri, motorlu taşıtlar vergisi, yargı harçları, noter ücretleri, trafik cezaları ve çeşitli kamu hizmet bedelleri yeniden değerleme oranları gerekçe gösterilerek ciddi biçimde arttırılmıştır. Bu artışlar, doğrudan vatandaşın cebinden çıkan ve kaçınma imkânı olmayan zorunlu ödemelerdir. Dolayısıyla kamu tarafından yapılan bu zamlar da enflasyonist baskıyı arttırmakta, özel sektör fiyat artışlarına zemin hazırlamaktadır.
Yakın gelecekte emekli ve memur maaşlarına yapılacak artışlar sonrasında da benzer bir sürecin yaşanacağı şimdiden öngörülebilmektedir. Tecrübeyle sabittir ki maaş artışları yalnızca gıda fiyatlarına değil; kira, ulaşım, giyim, eğitim ve temel hizmetler dâhil olmak üzere hemen hemen her kaleme zam olarak yansımaktadır. Bu durumda yapılan artışların gerçek anlamda herhangi bir etkisi kalmamakta, ücret artışı daha cebe girmeden erimektedir.
Veriler göstermektedir ki yüksek enflasyon ortamı, özellikle emekçiler ve sabit gelirliler aleyhine ciddi bir dengesizlik yaratmaktadır. Geliri sınırlı olan kesimler fiyat artışlarına karşı kendini koruyamazken, fiyat belirleme gücüne sahip olanlar bu ortamdan avantaj sağlamaktadır. Enflasyon, toplumun tüm kesimlerini eşit bir şekilde etkilememekte; yük ağırlıklı olarak dar gelirlinin omuzlarına binmektedir.
Daha da çarpıcı olan ise aynı marka ve gramajdaki ürünlerin, birbirine 50 metre mesafedeki farklı marketlerde çok yüksek fiyat farklarıyla satılmasıdır. Örneğin; bir markette 100 liraya satılan bir ürün, birkaç adım ötede 140 liraya, başka bir market şubesinde 200 liraya satılabilmesi, “serbest piyasa” kavramının bilinçli şekilde istismar edildiğini göstermektedir. Serbest piyasa keyfilik değildir; rekabet, şeffaflık ve tüketicinin korunması ilkelerine dayanır.
Bu noktada sorunun yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki olduğu gerçeğiyle yüzleşmek gerekmektedir. Giderek yaygınlaşan “gözü doymaz” esnaf anlayışı, fiyatları maliyetle değil fırsatla belirlemektedir. Toplumsal refahın korunması gereken dönemlerde, tam tersine saldırgan biçimde kâr arayışına girilmesi esnaf ahlakının ciddi biçimde aşındığını göstermektedir.
Denetim mekanizmalarının yetersizliği bu süreci beslemektedir. Ticaret Bakanlığı tarafından bazı işletmelere idari para cezaları uygulanmıştır; ancak bu cezaların caydırıcı olmadığı açıktır. Yaptırımların etkin uygulanmaması, denetimlerin süreklilik arz etmemesi, cezaların esnetilmesi ve kararlı bir duruş sergilenmemesi fırsatçı davranışları adeta teşvik etmektedir. Ceza, elde edilen kazancın yanında önemsiz bir maliyet olarak görülüyorsa, orada etkin bir kamu otoritesinden söz etmek mümkün değildir.
Üstelik sorun sadece özel sektörle de sınırlı değildir. Devlet eliyle kurulan Kooperatif Marketlerin dahi bazı ürünlerde zincir marketlerle aynı fiyat seviyesine çıktığı, hatta yer yer daha pahalı olduğu görülmektedir. Oysa bu yapılar piyasada denge unsuru olmak ve vatandaş lehine fiyat oluşumuna katkı sağlamak amacıyla kurulmuştur. Bu amacın uygulamada karşılık bulmaması, sorunun kişisel değil sistemden kaynaklandığını göstermektedir.
Gelinen noktada mesele yalnızca yüksek enflasyon değildir. Asıl sorun, enflasyon ortamının denetimsizlik ve ahlaki erozyonla birleşmiş olmasıdır. Kamu zamlarıyla daralan bütçeler, özel sektörün fırsatçı fiyatlamalarıyla daha da sıkışmaktadır. Ortaya çıkan tablo, vatandaşın sofrasından en temel ihtiyaçların sessizce çekilip alınması anlamına gelmektedir. Et, süt, yağ ve sebze artık birer lüks kalemine dönüşmekte, dengeli beslenme dar gelirli için erişilemez hale gelmektedir.
Sonuç olarak; asgari ücret artmakta, emekli ve memur maaşları yükselmektedir; ancak vatandaşın gerçek alım gücü artmamaktadır. Kâğıt üzerindeki zamlar, market raflarında ve kamu harçlarında erimektedir. Bu durum, ücret politikalarının tek başına yeterli olmadığını; kamu fiyatlaması, özel sektör davranışları, etkin denetim ve gerçekten caydırıcı yaptırımlar birlikte ele alınmadan sosyal adaletin sağlanamayacağını açıkça göstermektedir.
Bu çerçevede, kamu tarafından yapılan fiyat artışlarıyla daralan hane bütçeleri, özel sektörün denetimsiz fiyatlama davranışlarıyla daha da baskı altına girmektedir. Ortaya çıkan bu yapıdan en fazla etkilenen kesim emekçiler ve sabit gelirliler olmaktadır. Temel ihtiyaçlara erişimin giderek zorlaştığı bu tabloda, burada bir başarıdan değil, piyasa denetimi ve fiyatlama süreçlerinde ortaya çıkan açık bir yönetsel başarısızlıktan söz etmek gerekmektedir.

