Aykut Teker
  1. haberler
  2. Yazarlar
  3. SAVAŞLARDA GÜÇLÜLER KAZANIR, MASUMLAR BEDEL ÖDER 

SAVAŞLARDA GÜÇLÜLER KAZANIR, MASUMLAR BEDEL ÖDER 

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Savaşlar çoğu zaman büyük sözlerle başlamakta; güvenlik, özgürlük, demokrasi veya ulusal çıkar gibi kavramlarla meşrulaştırılmaya çalıştırılmaktadır. Ancak savaşın dumanı dağıldığında geriye kalan manzara çoğu zaman aynıdır; yıkılmış şehirler, göç yollarına düşmüş milyonlar ve hayatları altüst olmuş insanlar. Tarih boyunca değişmeyen gerçek şudur ki savaşların kazananı çok az, kaybeden ise neredeyse her zaman bütün insanlık olmaktadır. 

İnsanlık tarihi incelendiğinde savaşların çoğu zaman büyük idealler veya yüksek söylemlerle gerçekleştiği görülmektedir. Oysa savaşların sahadaki gerçek sonucu aynıdır; yıkım, göç, ekonomik çöküş ve toplumsal travma olmaktadır. Savaşlar en çok savunmasız kesimleri vurmakta; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar bu yıkımın en ağır yükünü taşımaktadır. Silahlar ateşlendiğinde cephede yalnız asker ölmez; şehirler yıkılır, toplumlar parçalanır ve doğa geri dönülmesi zor biçimde zarara uğramaktadır. 

Savaşların en karanlık yüzlerinden biri de sivillere yönelik ağır insan hakları ihlalleridir. Uluslararası raporlar, birçok çatışma bölgesinde kadınların sistematik biçimde cinsel şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Bu durum yalnızca bireysel bir suç değil, savaşın toplumları parçalamak için kullandığı en acımasız yöntemlerden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle savaşın bedelini sadece kaybedilen hayatlarla değil, insan onuruna verilen derin zararlarla da ölçmek gerekmektedir. 

Yakın tarihte yaşanan çatışmalar bu gerçeği açık biçimde ortaya koymaktadır. Irak’ta yıllardır süren istikrarsızlık, Suriye’de 2011’den sonra başlayan iç savaş, Libya’da devlet yapısının çökmesi ve bölgedeki diğer çatışmalar milyonlarca insanı yerinden etmiştir. İnsanlar evlerini terk etmekte, güvenli bir yaşam arayışıyla başka ülkelere göç etmek zorunda kalmaktadır. Türkiye’nin son yıllarda milyonlarca göçmeni barındırması bu sürecin en somut örneklerinden biridir. Resmi verilere göre savaşlardan kaçan milyonlarca kişi Türkiye’de yaşamaktadır; gayri resmi tahminler ise bu sayının iki üç katı daha yüksek olabileceğini göstermektedir. 

2010’lu yıllarda başlayan ve kamuoyunda “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç de bölgedeki siyasi dengeleri köklü biçimde değiştirmiştir. Birçok ülkede demokratik reform beklentisiyle başlayan hareketler zamanla iç savaşlara, devlet yapılarının çökmesine ve uzun süreli istikrarsızlığa dönüşmüştür. Libya, Suriye ve Yemen gibi ülkelerde yaşanan gelişmeler, dış müdahaleler ile iç siyasi gerilimlerin birleştiğinde nasıl büyük bir kargaşaya yol açabildiğini gözler önüne sermektedir. 

Göç bireysel bir dramın ötesinde aynı zamanda göç edilen ülkedeki şehirlerin demografik yapısını da değiştirmektedir. Bir anda artan nüfus, konut, eğitim, sağlık ve istihdam alanlarında ciddi baskı oluşturmakta, bunun sonucu olarak yerel toplumlarda ekonomik ve sosyal gerilimlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Böylece savaşın etkisi sadece savaş alanında kalmayarak bölgesel ve küresel ölçekte hissedilmektedir. 

Savaşın bir diğer ağır bedeli ekonomik yıkım olmaktadır. Çatışmalar alt yapıyı tahrip etmekte, üretim kapasitesini düşürmekte ve kamu kaynaklarını tüketmektedir. Yollar, köprüler, hastaneler, fabrikalar ve okullara zarar vermektedir. Ekonomi çöktüğünde işsizlik artmakta, yoksulluk derinleşmekte ve toplumun toparlanması uzun yıllar almaktadır. Bu nedenle savaş, yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların refahını da tehdit etmektedir. 

Doğa da savaşlardan payını almaktadır. Bombalar toprağı tahrip etmekte, kimyasal maddeler su kaynaklarını kirletmekte ve ormanlar ile içinde yaşayan canlıların çoğu yok olmaktadır. Ekosistem zarar gördüğünde bunun etkileri nesiller boyunca devam etmektedir. Savaşın yarattığı çevresel tahribat çoğu zaman siyasi tartışmaların gölgesinde kalmakta, ancak uzun vadede insan yaşamını doğrudan etkilemektedir. 

Tarihsel olarak savaşın doğa üzerindeki yıkıcı etkisini gösteren en çarpıcı örneklerden biri de 2. Dünya Savaşı’nın sonunda ABD’nin Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine attığı atom bombalarıdır. Bu saldırılar yalnızca on binlerce insanın ölümüne yol açmamış, aynı zamanda radyasyonun etkisiyle uzun yıllar süren çevresel ve sağlık sorunlarına neden olmuştur. Bu olay, modern savaş teknolojisinin doğa ve insan yaşamı üzerinde nasıl bir kalıcı izler bırakabileceğini açık biçimde göstermektedir. 

Bu noktada temel soru şudur: Savaş kime yarar? Ne yazık ki bu sorunun cevabı, adaletle değil güçle ilgilidir. 

Dünya siyasetinde çoğu zaman haklı olanın değil, güçlü olanın yanında saf tutulmaktadır. Devletler, adalet ve ilke söylemini öne çıkarsa da pratikte çıkarlarını, güç dengelerini ve stratejik hesaplarını belirleyici kılmaktadır. Bu yaklaşım, uluslararası hukuku zayıflatmakta ve aynı olaylar karşısında sergilenen çelişkili tutumlar, açık bir çifte standardı ortaya çıkarmaktadır. Bir yerde yaşanan zulüm sert şekilde kınanırken, başka bir yerde benzer olaylara sessiz kalınması, uluslararası sistemin ne kadar seçici ve ikiyüzlü işlediğini gözler önüne sermektedir. Böyle bir düzende adalet değil güç konuşmakta, bu da çatışmaların çözümünü zorlaştırmakta ve küresel güven duygusunu derinden sarsmaktadır.  

Tarihsel olarak bakıldığında savaşların çoğu zaman siyasi güç mücadeleleri, ekonomik çıkarlar ve jeopolitik rekabetle bağlantılı olduğu görülmektedir. Devletler, uluslararası sistemde güvenliklerini artırmak veya etkilerini genişletmek amacıyla askeri güç kullanabilmektedir. Bunun yanında silah endüstrisi, enerji kaynakları ve stratejik bölgelerde de çatışmaların arkasındaki önemli faktörler arasında sayılmaktadır. Bu nedenle savaşların sadece ideolojik veya dini sebeplerle açıklanması yetersiz kalmaktadır. 

Savaşın ekonomik boyutu çoğu zaman bilinçli biçimde göz ardı edilmemektedir. Oysa küresel ölçekte silah ticareti milyarlarca dolarlık devasa bir sektör haline gelmiştir. Çatışma bölgeleri yalnızca savaş alanı değil, aynı zamanda silah teknolojilerinin fiilen test edildiği sahalara dönüşmektedir. Bu durum, savaşın sadece siyasi bir araç olmadığını, aynı zamanda ekonomik çıkarların yön verdiği bir düzenin parçası haline geldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Örneğin son ABD-İsrail, İran savaşı devam ederken, ABD Dışişleri Bakanlığı, Pentagon’un ”İran’la savaş için 200 milyar dolarlık ilave bütçe” talep etmesinin ardından Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Ürdün’e 16 milyar dolarlık silah satışına onay vermiştir. Bu süreçte bölgedeki güvenlik tehditlerinin ve çatışma risklerinin sürekli vurgulanması, bazı ülkelerin kendilerini daha güvensiz hissetmesine ve silahlanma ihtiyacını artırmasına yol açmaktadır. Bu tablo, savaşların sadece cephede değil, masada da kazananların olduğunu; bedeli ise her zamanki gibi halkların ödediğini göstermektedir. 

Enerji kaynakları ve stratejik madenler de modern savaşların önemli unsurları arasında yer almaktadır. Petrol, doğalgaz ve nadir elementler, sanayi ve teknoloji için kritik öneme sahiptir. Bu nedenle bazı bölgelerdeki çatışmaların arkasında enerji güvenliği ve doğal kaynaklara erişim gibi faktörlerin bulunduğu sıkça dile getirilmektedir. 

Son yıllarda çatışmaların yoğunlaştığı bölgelerden biri Orta Doğu’dur. Bu durumun arkasında birçok etken bulunmaktadır. Bölgenin zengin enerji kaynakları, büyük güçlerin stratejik rekabeti, tarihsel sınır sorunları ve zayıf devlet yapıları bu etkenler arasında yer almaktadır. Ayrıca mezhep ve kimlik temelli gerilimler de bazı çatışmaları derinleştirmektedir. Sosyolojik açıdan bakıldığında hızlı nüfus artışı, ekonomik eşitsizlikler ve genç nüfusun işsizlik sorunu da toplumsal huzursuzlukları artıran faktörlerdir. Bu nedenle bölgedeki savaşları tek bir nedene indirgemek mümkün değildir; siyasi, ekonomik ve toplumsal dinamikler birbirini besleyen karmaşık bir yapı oluşturmaktadır. 

Ortadoğu’daki çatışmalar aynı zamanda büyük güçlerin rekabeti alanına dönüşmektedir. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu tür çatışmalar “vekâlet savaşları” olarak adlandırılmaktadır. Farklı devletlerin doğrudan savaşmak yerine bölgesel aktörler veya silahlı gruplar üzerinden nüfuz mücadelesi yürüttüğü bu süreçler, çatışmaların daha karmaşık ve uzun süreli hale gelmesine neden olmaktadır. 

Ancak hangi gerekçe öne sürülürse sürülsün değişmeyen bir gerçek vardır; savaşların bedelini çoğunlukla sıradan insanlar ödemektedir. Evini terk etmek zorunda kalan bir aile için savaşın hangi ideoloji adına yürütüldüğünün pek bir anlamı olmamaktadır. Onlar için önemli olan güvenli bir yaşam, çocuklarının eğitimi ve geleceğe dair umutlarını koruyabilmektir. 

Bu nedenle savaşın sonuçlarını değerlendirirken yalnızca askeri veya siyasi kazanımlara odaklanmak yeterli değildir. İnsan hayatı, toplumsal istikrar ve doğanın korunması her türlü stratejik hesaplamanın üzerinde tutulmalıdır. Uluslararası hukuk, diplomasi ve adil küresel düzen arayışı bu açıdan önem taşımaktadır. 

Bütün bu gelişmeler, savaşın sadece askeri bir mesele olmadığını; ekonomik, siyasi, toplumsal ve çevresel boyutları olan karmaşık bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle kalıcı çözüm yolları da çok boyutlu olmalıdır. Uluslararası hukukun güçlendirilmesi, diplomasi kanallarının açık tutulması, ekonomik eşitsizliklerin azaltılması ve toplumlar arası diyalogun geliştirilmesi barışın sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşımaktadır. 

Sonuç olarak savaş, modern dünyada hala en yıkıcı toplumsal olaylardan biridir. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar bu yıkımın en savunmasız kurbanlarıdır. Göç, ekonomik çöküş ve çevresel tahribat savaşların kalıcı mirası haline gelmektedir. Bu nedenle barışın korunması sadece siyasal bir tercih değil, insanlığın ortak geleceği açısından zorunlu bir gerekliliktir. 

Bugün dünya hâlâ aynı sorunun etrafında dönmektedir. Savaş gerçekten güvenlik mi üretmektedir, yoksa yeni acılar mı doğurmaktadır? Tarih göstermektedir ki savaş meydanlarında zafer ilan edenler olsa bile gerçekte kazanan çok azdır. Kaybeden ise her zaman insanlığın kendisi olmaktadır. Yıkılan şehirler yeniden inşa edilebilir, ekonomiler yıllar içinde toparlanabilir; ancak kaybedilen hayatlar, parçalanan aileler ve travma yaşayan toplumlar kolay kolay onarılamamaktadır. Bu nedenle insanlık artık şu gerçeği açıkça görmek zorundadır. Savaş, hangi gerekçeyle başlatılırsa başlatılsın, sonunda insanlığın ortak vicdanında ağır yenilgi olarak yerini almaktadır. 

Belki de artık insanlık şu gerçeği kabul etmek zorundadır: savaş başladığında kazanan devletler olabilir. Fakat kaybeden her zaman insanlık olmaktadır. 

Yazar Hakkında : 

Aykut TEKER; Siyasal Bil. Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi ile Adalet Yüksek Okulu Hukuk programı mezunudur. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi alanında da yüksek lisans (Master) yapmıştır. Tez konusu “Türkiye’de Yargı Bağımsızlığı” olup, bu alanda verilen ilk yazılı tezdir. 

Türk siyasal hayatı, seçmen davranışı, parti içi demokrasi, toplumsal yapı ve dönüşüm süreçleri ile uluslararası ilişkiler üzerinde çalışmaktadır. 

SAVAŞLARDA GÜÇLÜLER KAZANIR, MASUMLAR BEDEL ÖDER 
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin