Türkiye son derece ürkütücü bir toplumsal yozlaşma ile karşı karşıya. Kimliklerin yer değiştirdiği bir süreç içerisindeyiz. Ve bu yozlaşma kadın-erkek cinsiyetinin taşıması gereken yükümlülüklerinin yer değiştirmesine sebep olmuş vaziyettedir. Konu cinsiyet ayrımcılığı olarak algılanmamalı elbet. Kadının ve erkeğin rolleri vardır ve her cins kendi rolünü taşımalıdır. Bugün toplumsal olarak gelinen noktada kadın ve erkek rolleri tamamen yer değiştirmiş vaziyette maalesef.
Kadın ekonomik özgürlüğünü kazanmış, eğitimli ve üretken hale bürünmüşken, erkek mücadeleci ruhundan kadın gücüne dayalı bir noktaya evrilmiş haldedir. Kadın toplum içinde hanım ağa, erkek prenses rollerini üzerine giymiş şekilde dengenin şaştığı, çatışmaların, çöküşün başladığı dönemeçteyiz.
Kadın haddinden fazla güç sarhoşluğu ile erkeksi tavırlarla yaşarken, erkekler daha kırılgan, daha kolaycı, daha tembel bir yaşam şeklini tercih etmişlerdir.
Sistemin sürekli materyalist ve maddeci yaşam şeklini tüm sosyal mecralarda pompalamasıyla birlikte güzellik ve estetik kavramlarının cezbedici halde sunulmasıyla, rafine yaşam yerini yapaylığa bırakmıştır.
Ana akım medya ile başlayan bu algı operasyonu gelinen noktada amacına ulaşmış durumda. Kadınlar tornadan çıkmış vaziyette, erkekler sadece karşılarında ki bu yapay görsellik ile dürtüsel tercihleri doğrultusunda yaşamaya başlamıştır. Sosyal medyanın sosyalleşmeyi son derece kolay ve basit hale getirmesi cabası. Bir merhaba ile başlayan, dağınık yataklarda son bulan gecelik ya da kısa metraj cinsel odaklı ilişkiler toplumumuzun aile anlayışına balta vurmuştur. Bir merhaba ile başlayan ihanetler adli dosyaları kabarık hale getirmiş, emeğin ve sevginin yerini çıkara dayalı sahte paylaşımlara bırakmıştır.
Kadın… Yaradılışı gereği kırılgan, nazik bir o kadar üretken ve çoğaltıcı bir varlık iken, maddenin hayatlarımıza öncelikli olarak nüfus etmesiyle yerini hanım ağalara bırakmıştır. Kadının kendinden başka kimseye ihtiyacı olmadığı algısı ile kadın erkekleştirilmiştir ve yalnızlaştırılmıştır. Stiletto giymek, mini etek giymek kadını kadın yapmaz. Dişiliğin, akıl ve zekanın önüne geçmesi ile kadın bugün değer kaybetmiştir. Kadın dişiliğini ulu orta her platformda, her ortamda sergiler hale gelmiş olup ne yazık ki kendi kendini kurşunlamıştır. Kadın, erkeğin gözünde sadece dürtülerini tatmin ettiği seks objesi haline gelmiştir. Evlilik ve aile kavramlarının çöküşünün temel sebebi de budur. Türkiye’de bugün aldatan taraf kadın olmuştur. Erkeğin daha masum kaldığı bir çağdayız.
Sevgi ve aşk yerini sevgisiz, bencil, egoist, para odaklı yaşama bıraktı. Özgürlük adı altında teşhircilik boyutunda ki giyim ve yaşam tarzı ile ahlakın sükut ettiği bir dönem. Oysa özgürlük kılık kıyafetle ya da fütursuz yaşam şekliyle örtüşen bir kavram değildir. Özgürlük, sistemin toplumlara dayattığı yaşam şekline meydan okuyarak değerlerine sahip çıkabilmesidir.
Kadının kendi ayakları üzerinde durabilmesi, geleceğini bir erkeğin dürtüsel acziyetine ipotek etmemesi özgürlüktür ancak bunu rolüne sahip çıkarak yapabilmesi ile kazanım olacaktır.
Cömertlik erkeğe yakışan bir olgudur. Kadın paylaşımcıdır, cömert değil. Kadının elde ettiği özgürlüğü erkeksi halde yaşaması bugün gelinen noktada erkeğin kendini erkek gibi hissetmesine indirilmiş en büyük darbedir.
Denge… Tüm yaratım bir denge içinde akar, akmalıdır. Ancak toplumsal denge cinsiyetlerin rollerinin yer değiştirmesi ile sarsılmıştır. Kadın her ne kadar güçlü bir varlık olsa da kadın kadındır ve erkek erkektir. Yan yana yürünmesi gereken yolculuk artık bireyselleşmiş, insan ırkı yalnızlığa mahkum edilmiştir. Bakıldığında kadında adamda durumdan şikayetçi olmakla birlikte kendine çeki düzen verme noktasında kimse kendine dur dememektedir. Hal böyle olunca sadakat yerini ihanetlere, sevgi yerini çıkar ilişkilerine bırakmıştır. Öyle ki torunu yaşında insanlarla yapılan evlilikler normalleştirilmeye başlandı günümüzde.
Toplumumuzda eşcinselliğin bu denli artışının altında yatan sebepte budur. Lüksün sürekli sosyal mecralarda ve ana akım medyada subliminal mesajlarla bilinçaltına yerleştirilerek, kadın ve erkek rollerinin değişime uğratılmasıdır. Ve elbette dünya nüfusunun artışını kontrol altına almak.
Kadın ne kadar güçlü olursa olsun kadın olduğunu hissetmek ister. Erkekte erkek olduğunu elbette.
Kadın, kadın olduğunu, erkekte erkek olduğunu unuttu maalesef. Kişisel gelişimcilerin de devamlı ben merkezci yaşamı doğruymuş gibi anlatması karşısında herkes tek başına yaşamaya savruldu. Aile olmak kavramı yerini bireyselciliğe bıraktı.
Peki kim suçlu?
Elbette öncelikle toplumu sosyolojik olarak bu noktaya iten sistem. Ve sonrasında sistemin oyununu göremeyen insanlık.
Vicdan, merhamet, utanma, saygı ve sevginin ivedilikle yeniden tesis edilmesi gerek. Kadının yapaylıktan vazgeçip özüyle barışması, kendini öz biçiminde kabul etmesi gerek. Kadının ve erkeğin rollerini birbirine teslim etmesi ise kaçınılmaz bir gerçekliktir.
Denge bozulmuştur. Terazinin dengelenmesi için insanların sistemin dayatmalarına ve algılarına dur demesi zorunludur. Ancak o zaman ahlaki ve insani değerlerimizi geri kazanabiliriz. Ve mutsuzluğun pençesinde savrulan insanlığın kalplerinde yeniden sevgiyi tesis etmesi gerek. Sevgi iyileştiricidir. Ruhunu besleyemeyen toplumlar yok olmaya mahkumdur.
Sevgimle.
Kim suçlu?
0
Paylaş
