Beni onların eline bırakma, beni sen öldür… Bunu bir kadın, kocasına, sevdiğine, kendi hayatını değil, onurunu, namusunu koruma arzusuyla söyledi. Bu sözlerin arkasında yatan dehşeti hayal etmek, anlamak için insanın yüreği parçalanır. Çünkü bu kelimeler, sadece bir kadının değil, tüm bir halkın haykırışıdır. Ümmühan Doğan, Maraş katliamı sırasında, zalimlerin ellerinde bir kadın olarak neyi kaybedeceğini bile bile, kocasına son bir dilekte bulundu. Kendini öldürmesini istedi. Çünkü, o kadar korkmuştu ki, şiddet ve aşağılanma altında, namusunun ve yaşamının ellerinden alınacağına inanıyordu.
Bu duygu, hangi acıya dayanabilir ki? Bıçaklar, tabancalar, satırlar… Can, mal, ırz, her şeyin hedef alındığı, insanlık dışı bir vahşet… Ümmühan’ın korkusu, sadece kendi hayatına dair değildi; annelik, kadınlık, onurlu bir yaşamı savunmak için, o an, her şeyin ötesindeydi. Sokak kapılarına tekme atanların, ölümün eşiğine getirdiği bu insanlar, çocuklarıyla beraber bir son bekliyorlardı. Ölüm, soğukkanlı bir katil gibi yaklaşırken, herkesin gözüne yansıyan sadece korku değil, bir diğer deyişle, umutsuzluktu.
Ama bu acı, bir kadının yaşadığı yalnızca korku değil, aynı zamanda insana duyulan derin bir inançsızlık ve ihanet duygusuydu. Zalimlerin ellerinde, insanlık sadece yok olmuştu, geriye kalan tek şeyse bir ceset yığınıydı. Yılmaz Baz, sadece altı aylık bir bebekti. Daha dünyayı tam anlamışken, zalimlerin elinde hayatını kaybetti. Esma Suna, sekiz aylık karnında bir çocuk taşıyordu; bir annenin ve bebeğinin ölümüne dair hiçbir merhamet yoktu. Hatice Görür, sadece 11 yaşındaydı, hayatı yeni başlıyordu ama o da zalimlerin ellerinden kurtulamadı.
Bu sadece bir katliam değil, bu bir kimlik öldürme, bir onur, bir varoluşu yok etme biçimiydi. O katliam, bir toplumun ruhuna vurulmuş bir hançerdir ve o hançerin kanaması, hala sürmektedir. Failler, bu cinayetleri işleyenler, belki bugün aramızda yaşamaya devam ediyorlar. Aralarından kaçının rüyalarında o masumların yüzlerini, o canların çığlıklarını görüyordur acaba? Kaç tanesi, gece uyandığında o anı yeniden yaşar, o acıyı tekrar hisseder?
Bir katil, ne zaman ruhunu kaybettiğini anlamaz. Oysa her suç, her zalimlik, insanın en derinlerinden bir parçayı çalar. O katiller nasıl uyuyor? Ne düşünerek yatıyorlar, ne hissediyorlar? Hangi karanlık düşünceler içinde, vicdanlarını susturuyorlar? O geceyi unuttular mı, yoksa her an hafızalarındaki kanlı sahnelerle uyanıyorlar mı?
Bunları sormak, bu sorularla yüzleşmek, Maraş katliamını unutmamak, faillerin de hesap vermesini sağlamak, ancak insan olmanın onurunu ve vicdanını koruyarak mümkündür. Ümmühan Doğan’ın kocasına söylediği “Beni onların eline bırakma, beni sen öldür” sözünde, sadece bir kadının çaresizliği değil, aynı zamanda insanlığın en derin, en karanlık yüzü yer almaktadır. Ve bu yüz, hâlâ aramızda yaşıyor.
Unutulmadı, unutulmayacak. Çünkü insanlık, vicdanın ve adaletin peşinden gitmek zorundadır. Maraş katliamının failleri, bir gün yüzleşmek zorunda kalacaklar. Ya vicdanları, ya adaletin soğuk yüzüyle.
Maraş Katliamı: Unutulmaz Bir Acının Derinliği
0
Paylaş

