Ne çabuk büyüdük…
Ne çabuk olgunlaştık…
Ne çabuk yaşlandık…
Daha dün gibi; çocukluk dizlerimizdeki yaralar kurumamışken bugün torunlarının saçını okşayan insanlar olduk. Hayat göz açıp kapayıncaya kadar geçti içimizden. Takvim yaprakları değil; kalbimiz eskidi.
İnsan zamanı durdurmak istediği yere aittir.
Ve herkesin geçmişinde, kalmak istediği bir an vardır.
Kimi annesinin mutfağında, kaynayan çayın buğusunda…
Kimi babasının omzunda, akşamüstü güneşinin gölgesinde…
Kimi bir sokak köşesinde, bir simitçinin sesiyle…
Kimi çocukluğunun mahallesinde, kırık kaldırım taşlarının arasında…
Orasıdır insanın memleketi.
Bugün o yerlere dönmek ayıp değil.
Aksine, insanın kendine borcudur.
Çünkü şehir gürültüsü bizi boğuyor.
İnsan kalabalığı bizi yalnızlaştırıyor.
Kendi iç sesimizle pazarlık yapmaktan yorulduk.
Herkese yetişirken kendimize geç kaldık.
Hep bir koşturmaca:
Hayat pahalılığı…
Siyaset…
Yarın kaygısı…
Bugün yorgunluğu…
Derken kendimizle baş başa kalacak bir an bile bulamıyoruz.
Ya da daha kötüsü: bulmak istemiyoruz.
Çünkü insan en çok kendisiyle yüzleşmekten korkar.
Kendi hatalarını görmekten, kendi eksiklerini kabullenmekten,
“Ben nerede yanlış yaptım?” demekten…
Oysa özeleştiri insanın vicdanıdır.
Eleştiri ise onun pusulası.
Hiçbir bahane, insanın kendi içinin kapısını kilitlemesine yetmez.
Zaman zaman durmak zorundayız.
Yavaşlamak…
Dinlemek…
Hatırlamak…
Ve sormak:
“Ben bu hayatın neresindeyim?”
Belki geçmişe dönmek mümkün değil.
Ama geçmişi anlamak mümkün.
Ve insan bazen yalnızca bunu yapmak ister:
Anlamak… affetmek… kendine yeniden yer açmak.
İnsan zamanı durdurmak istediği yere aittir.
Benimki çocukluğumun sokağı.
Seninki annenin sesi olabilir.
Başkasınınki bir fotoğraf, bir şarkı, bir koku…
Ama hepimiz aynı yere özlem duyuyoruz:
Kendimize.
İnsan, Zamanı Durdurmak İstediği Yere Aittir
0
Paylaş

