Bazen bir ülkenin kaderi, bir gecede değişmez. Bazen o kader, uzun ve sessiz bir karanlıkla örülür. Hukukun sustuğu, adaletin eğildiği, sesini çıkaranın suçlu ilan edildiği bir süreçle… İşte Türkiye, o karanlığın içinden geçiyor. Ve bu, sadece muhalefetin değil, tüm bir toplumun vicdan sınavıdır.
Bugün geldiğimiz noktada artık demokrasiden bahsetmek bir temenniye dönüştü. Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, özgür medya, seçme ve seçilme hakkı… Bunların her biri, bir anayasa maddesinden ibaret hale getirildi. Oysa demokrasi sadece seçim demek değildir. Demokrasi, aynı zamanda o seçimlerin sonucuna saygı duymaktır. Demokrasi, farklı seslerin varlığına tahammül gösterebilmektir. Demokrasi, iktidarın denetlenebilmesi, hesap verebilir olmasıdır.
Peki bugün Türkiye’de ne görüyoruz?
Seçilmiş belediye başkanları, sadece muhalefetten oldukları için gözaltına alınıyor. Halkın sandıkta verdiği irade, sabaha karşı operasyonlarla yok sayılıyor. Medya susturulmuş, mahkemeler iktidarın arka bahçesine dönmüş durumda. Gazeteciler tutuklu, akademisyenler sürgünde, sanatçılar sansürde, yurttaşlar korkuda…
Ama belki de en acısı şu: Bu yaşananlar artık bize normal gelmeye başladı. Alıştırılıyoruz. Sindiriliyoruz. Direnmenin bile suç sayıldığı bir düzenin içine yavaşça çekiliyoruz.
Bugün CHP’ye yapılan bu sindirme ve susturma operasyonları, 47 yıl sonra birinci parti olmuş bir yapıya yöneltilmiş sistematik bir saldırıdır. Ama mesele sadece CHP değildir. Mesele, halkın oyuyla şekillenen iradenin yok sayılmasıdır. Mesele, sandığın bir vitrin haline getirilmesidir. Ve mesele, “ben seçilmediysem kimse hizmet edemez” anlayışının devlete sirayet etmesidir.
Oysa devleti yönetenler, kendilerine oy verenlerin değil; tüm yurttaşların iradesini temsil etmek zorundadır. Bir partinin belediyelerini çalışamaz hale getirmek, halkı cezalandırmaktır. Bu intikam siyaseti, sadece muhalefeti değil, toplumun adalete olan inancını hedef almaktadır.
Bakın sokaklara: Gençler işsiz, kadınlar güvencesiz, emekliler aç, esnaf borçlu… İnsanlar artık umut yerine korkuyla yaşıyor. Her sabah yeni bir zam haberiyle uyanan yurttaş, akşam haberlerinde seçilmişlerin kelepçelendiğini izliyor. Oysa oy verdiği belediyeden hizmet bekliyordu. Temiz su, yeşil park, güvenli yol… Ama onun seçtiği insanlar çalışamaz hale getiriliyor. Sadece muhalif oldukları için.
Ve bu baskı sadece bugünün meselesi değildir. Bu, yıllardır süren bir sistemin geldiği son noktadır. Önce medya hedef alındı. Sonra yargı. Ardından üniversiteler. Dernekler, sendikalar, sanatçılar… Şimdi de yerel yönetimler. Yani halkın doğrudan yönetime katıldığı son kale.
Bugün CHP’li belediyeler susturuluyorsa, bu sadece bir partiye değil, tüm muhalefete, hatta sivil topluma verilmiş bir gözdağıdır. “İtaat et, yoksa seni yok sayarız” anlayışıyla yönetilen bir ülkede demokrasi sadece bir yalandır.
Ve şimdi yeni bir anayasa konuşuluyor. Mevcut anayasayı bile uygulamayan bir iktidarın, yeni anayasada nelere niyetlendiğini düşünmek bile ürkütücüdür. Belki de anayasanın ilk maddesi şöyle olacak: “Türkiye rejimi tek adamdır. Değiştirilmesi dahi teklif edilemez.” Bu bir hayal değil; yaşadıklarımız bunu mümkün kılacak bir düzleme evrilmiş durumda.
Ama tarih şunu gösterdi: Baskı uzun sürse de sonsuz değildir. Halkın iradesi her zaman bir yerlerde birikir. Sabrın bir sınırı vardır. Bu halk sustu, bekledi, sabretti… Ama kimse unutmasın: CHP’ye oy veren milyonlar hâlâ aynı yerde dimdik duruyor. Üstelik yalnız da değiller. Adalete susamış milyonlar artık farkında. Çünkü bu ülke, baskıyla yönetilmeyecek kadar büyük bir ülke. Bu halk, biat etmeyecek kadar onurlu bir halk.
Bugün CHP’ye yapılanlar, yarın hepimize yapılabilir. O yüzden bu bir siyasi mesele değil, bir vicdan meselesidir. Bir rejim meselesidir. Ve belki de son virajdır.
Ya korkacağız ve sessiz kalacağız…
Ya da sesimizi yükseltecek, demokrasiye, özgürlüğe, adalete sahip çıkacağız.
Çünkü unutmayın:
Suskunluk, zalimin en sevdiği müttefiktir.
Adaletin Sessizliğinde Kaybolan Ülke: Türkiye Nereye Gidiyor?
0
Paylaş

