Çocukken hiçbirimiz büyümeye heveslenmedik. Mutluyduk çocuk olmaktan, sokakta akranlarımızla oyun oynamaktan. Anne babamızın ilgisi ve sevgisi yeterliydi mutlu olmak için. En fazla birkaç oyuncak daha fazlamız olsun isterdik. Sokakta koştururken düşerdik, dizimiz kanardı, iki göz yaşı dökerdik ardından yine ayağa kalkar az önce düşüp dizini kanatan çocuk biz değilmişiz gibi kaldığımız yerden devam ederdik oyun oynamaya, yine koşuşturmaya…
Yaş aldıkça, çocukluktan ergenliğe geçtikçe masumiyetimizi, saflığımızı akıl etmeye başladıkça yitirdik. Çocukluğumuzun o saflığı ve masumiyeti şeytanımızın sahneye çıkmasıyla yavaş yavaş sahneden çekildi. Oyuncakla mutlu olan ve yetinen o çocuğun istekleri yaşıyla birlikte büyümeye başladı. Büyümek sadece yaşla ilgili değildi, yaşla birlikte isteklerde büyümeye başladı. İyi bir okul, daha iyi kıyafetler, daha çok gezmek derken hayata atılmayla birlikte bu isteklerde daha fazla büyümeye başladı. İyi bir iş, daha fazla kariyer, daha çok gelir elde etmek, bir ev satın almak, bir araba… Sonra yazlık, daha fazla gezmek, daha fazla yatırım yapmak, daha fazla ve daha da fazla… İyi bir eşe sahip olmak sonra bir sevgiliye ve bazen daha fazla sevgiliye sahip olmak… Yaşamın özünde kendinden uzaklaştıkça daha fazla büyüme isteği hasıl oldu.
Çocukken kendi ile mutlu olan, kendi ile yetinen, küçük şeylerle mutlu olan o çocuk, büyüdükçe kendini görmezden gelerek büyümenin o şaşalı ama bir o kadar aldatıcılığına kandı.
Büyü de buydu… Dünya yaşamının büyüsü bu. Hep daha fazlası. Sahip olmak kavramı ile harmanlanan akıllar, kalbin minimalistliğinden uzaklaştıkça kendinden yüz çevirdi. Dünya sahnesinin ışıkları altında gözleri kamaştı ve sonunda kör oldu.
İnsan gördüğünü zannetse de hakikat hiç öyle değil. İnsan kör, insan sağır… Kendine kör, kendine sağır. Dünyanın sesini açtıkça kendini duymaz oldu.
Kendini duymayan insan sağırdır, kendini görmeyense kör. İnsanlık öyle bir noktaya geldi ki, büyüdükçe büyüdü. Kocaman evlere sığamadı, kocaman arabalara, kocaman olan hiçbir şey insana yetmedi. Hep daha büyüğünü istedi, hırs yaptı, ihtirasa dönüşen hırs insanlığın sonunu getirdi.
Büyüdükçe içsel huzuru, mutluluğu yitirdi insan. Mülkiyet kavramı, kaybetme korkusunu doğurdu. En sonunda kaybedeceğini düşündüğü ve korktuğu her şeyin esiri oldu.
İnsan esaret altında. Edindiği her şeyin kölesi durumunda. Paranın, gücün, şehvetin esiri…
Düşünün ki ölmeden önce, öldüğünde yatacağı mezar yerini alıp, koca koca mermerlerle sınır koyup, şatafatlı mermer levhalara adını yazdırıp bir de altına şiirler, dörtlükler, özlü sözler yazdırır oldu. Ölümü bile ihtişamlı olmalı ya insanın…
Anlamadı insan, büyümenin yitip gitmek olduğunu. Kendini yitirmenin anlamını anlamadı insan. Koca bir ömrü bir hiç uğruna harcadı. Kendini hiçlik mertebesine erdirmenin zenginliğini idrak edemedi.
Küçüldükçe büyüyeceğini fark edemedi. Akıl edemedi fakirliğini çünkü dünya sahnesinin ışıkları altında kör oldu. Gözünü açamadan göçüp gitti niceleri de diğerlerine ders olmadı. Baba öldü, evlatlar miras kavgasına tutuştu. Kardeş kardeşe düşman oldu, kardeş kardeşin canına kıydı. Ne için mi? Büyümek için.
Oysa en büyükte iki metre kefene sarıldı ve toprağa gömüldü, en küçükte… Aynı yerden geldi insan aynı yere gitti ancak doğum ile ölüm arasında ki yolculuğunda şeytanına teslim oldu. Sonra şeytanı dışarda aradı, taşlamaya gitti binlerce kilometre uzaklara. Hiç göremedi şeytanda kendiydi, melekte…
Çocukken melekti, büyüdü şeytana biat etti. Şeytan bu ya, işi de bu elbet… Dünyanın ışıklarını açtı ve insan o ışıklara aldanarak kendi ışığını yok saydı. Oysa varoluşun en güçlü ışığı kendisiydi. Öyle ki göz kamaştıran bir ışık. Dünyanın tüm ışıklarını açsan kendi ışığına yaklaşamazdı. Ancak insan anlamadı…Şeytana uydu.
Sevgimle


Keşke hep çocuk kalsaydık.
Biz büyüdük de kirlendi dünya.
Çok güzel bir yazı geçmişe götürdü beni de, çocukluğuma😊