Bazen bir ülkenin kalbinde atar bir şehir… Uzakta gibi görünen ama aslında hiç gitmemiş olan…
Hatay, işte o şehirlerden biridir.
1930’lu yılların sonunda dünya büyük bir savaşın eşiğindeydi. Siyasî dengeler değişiyor, haritalar yeniden çiziliyordu. Ama Hatay’da her şey, o haritaların ötesinde, insan hikâyelerinde yaşanıyordu.
1937’de Milletler Cemiyeti’nin kararıyla bir çözüm yolu arandı. Hatay’da ne bir silah patladı, ne kan döküldü. Bunun yerine bir meclis kuruldu. Bir halk, kendi geleceğine dair söz söylemek istedi. 2 Eylül 1938’de Hatay Devleti kuruldu.

Bir yönetim, bir bayrak, bir anayasa… Ama her şeyden önemlisi: bir umut vardı.
Tayfur Sökmen devlet başkanı, Abdurrahman Melek başbakan oldu. Resmî dil Türkçeydi, ama Arapça konuşan çocuklar okullarında yine kendi dillerinde öğrenmeye devam etti. Fransızca da ikinci dil olarak tanındı.
Bu yeni devlet, iç işlerinde özgürdü. Ancak dış ilişkiler, gümrük ve maliye hâlâ Fransa ve Türkiye’nin denetimindeydi. Bu geçici denge, sürdürülebilir değildi. Çünkü bir halk, yarım bırakılmış bir kaderle yaşayamazdı.
Ve yıllar geçtikçe, Hatay halkı kendi sesine kulak verdi. Kimi zaman sessiz, kimi zaman meydanlarda… Ama daima onurlu bir duruşla.
Fransa, yaklaşan savaşın gölgesinde daha fazla direnemedi. Türkiye ile savaşmak gibi bir ihtimali göze alamadı.
Barışçıl bir çözüm yolu bulundu.

23 Haziran 1939’da Türkiye ve Fransa arasında bir antlaşma imzalandı. Ardından, 29 Haziran’da Hatay Millet Meclisi Türkiye’ye katılma kararı aldı. Bu karar tek bir milletin değil, birçok kültürün birlikte verdiği bir karardı. Sessiz, sade, ama tarihin akışını değiştirecek kadar güçlü bir karar.
7 Temmuz’da Türkiye Hatay ili’ni resmen kurdu.
23 Temmuz’da Fransız askerleri bölgeyi terk etti.
Hatay artık sadece bir şehir değil; bir kararın, bir barışın ve bir halkın kendi yolunu seçme hakkının sembolüydü.

