Bir romanı bitirdiğinizde zihninizde birkaç soru kalır genellikle. Ama bazı kitaplar vardır, sizi yalnızca cevapsız sorularla değil, yepyeni sorularla baş başa bırakır. Zülfü Livaneli’nin “Kardeşimin Hikayesi” tam olarak böyle bir roman.
Kitap, sakin bir balıkçı kasabasında işlenen bir cinayetle başlıyor. İlk bakışta sıradan bir polisiye gibi görünüyor. Ancak çok geçmeden anlıyorsunuz ki bu, sadece bir cinayetin değil, aynı zamanda insan zihninin en kuytu köşelerinin hikâyesi. Olayları çözmeye çalışan genç bir gazeteci, köyde tanıştığı Ahmet Arslan’ın anlatılarıyla birlikte bizi farklı bir dünyanın içine çekiyor. Ahmet Bey, öyle bir karakter ki, ne anlatsa inanıyorsunuz — ya da inanmak istiyorsunuz. Fakat bir noktadan sonra gerçeğin nerede bittiği, kurgunun nerede başladığı tamamen bulanıklaşıyor.
Livaneli, sade ama derin anlatımıyla zihnimizi kurcalayan şu soruları usulca masaya koyuyor: Gerçek dediğimiz şey nedir? Hafıza, güvenilir bir anlatıcı mıdır? Yoksa insan, kendi hayatını kendi zihninde yeniden mi inşa eder?
Roman ilerledikçe, karakterlerin geçmişi, duyguları, suçları ve vicdanları iç içe geçiyor. Öyle ki bir yerden sonra okur olarak kendinizi sadece bir cinayeti değil, bir zihni çözmeye çalışırken buluyorsunuz. Ahmet’in anlattıkları mı doğru, yoksa kendisine bile itiraf edemediği başka bir gerçek mi var?
Beni en çok etkileyen şey şu oldu: Bu kitap, bir sonla değil, bir başlangıçla bitiyor. Son sayfayı kapattığınızda bir rahatlama değil, bir huzursuzluk hissediyorsunuz. Çünkü “Kardeşimin Hikayesi”, yalnızca bir roman değil; aynı zamanda zihnimizin ve kalbimizin bizi nasıl yanılttığına dair bir yüzleşme.
Bazı kitaplar sadece okunmaz, yaşanır. Ve bazıları bittiğinde aslında yeni bir yolculuğun başladığını fark edersiniz. Bu kitap da onlardan biri. Bitince, ister istemez durup soruyorsunuz: Ben az önce ne okudum? Gerçek neydi? Peki ya kurgu?
İşte o an, roman değil, siz başlamış oluyorsunuz anlatmaya.

