İnsanda var olan en büyük korkudur ölüm korkusu ve bu korkuyla başa baş giden diğer bir korkumuz da kaybetme korkusudur. Kaybetmek, bir daha ulaşamamak, görememek, dokunamamak, paylaşamamaktır. İnsanın sevdiğini ya da sevdiklerini kaybetmesi ölüme eş değer bir acı değil midir bakıldığında? Sevdiğin ölmesi, zaman denen o en büyük manipülatör olan kavram içerisinde alışılması kaçınılmaz olan ve insana dair yüklenen en büyük korku ve acıdır. Bundan daha da büyüğü yaşarken kaybetmek değil midir?
Hepimizin yaşam serüvenlerinde nice hikayeleri vardır bu anlamda ve herkes kendi hikayesinin acısında kavrulur. Birimizin acısı diğerine yavan ya da dayanılması güç gelebilir. Ancak her insan kendi acısının ve kayıplarının kahramanıdır. Kahraman diyorum çünkü acıya katlanmak ve hatta zaman içinde acısını sevmek kişiye özel bir durumdur. Yıkılmamak, devam edebilmek hatta yeniden tutunabilmek yaşama.
Belki de bu denli korkmamak gerek kaybetmekten. Kayıpların, bizlere hep acı ve hüzün reaksiyonu ile karşılık bulacağı öğretildi. Sanki dünyanın sonunun gelmesi gibi. Sevdiklerimizi toprağa verdik, biz de öldük ruhsal olarak. Aşklarımızı kaybettik, yaşayan ölülere dönüştük.
Kaybettikçe kaybolduk…
Oysa her kaybın bir kazanım olduğu gerçeğini, kaybolmuşluğumuzun içinde yanan bir ışık olduğunu fark ettiğimizde anladık. Her kaybediş kendimizden uzaklaşmamızın yegane sebebiydi. Kaybettiklerimizde kendimizi bıraktık. Sonra döndük baktık ki aslında kaybolan kendimiziz.
Vazgeçebilmek gerek yaşamda, en sevdiklerimizden bile. Hep en sevdiklerimiz alıp gitmedi mi bizi bizden. Giderken arkalarına dahi bakmadan ruhumuzun naifliğine çomak sokmadı mı?
Vazgeçmek yeniye kapı açmaktır. Konu her ne olursa olsun. Bazen canından bir parçan olarak gördüklerini bile oldukları yere bırakabilmek gerek. Tutunduğumuz her şey en ağır sınavlarımız olmadı mı?
Kaybetmekten korktukça, suistimal edilmedik mi? Kaybetmekten korktuklarımız tarafından sömürülmedik mi? Korkunun ecele faydası yok elbet, o korku mutlak yaşanacak çünkü en güçlü enerji korku enerjisidir ve kısa sürede gerçeğe dönüşür. Korktuk ve kaybettik. Kaybetmemek için direndik, savaştık, kendimizden bile vazgeçtik. Değerimizden, kimliğimizden, haklarımızdan. Yine kaybettik. Yola çıkmışsa giden kal demek nafiledir, acı çeke çeke öğrendik.
Neydi bizim bu korkumuzun sebebi? Neden kaybetmekten hep korktuk? Neden gitmeye karar verene dur dedik? Neden sonrasında acılarımızla baş başa kaldık? Ne için, kim içindi bunca hezimet bunca korku?
Sınav dünyası diyoruz ya, işte her biri sınavlarımızdı. Korkularımızla yüzleşmek gerektiğini anlatan derslerdi. Anlayana kadar hep zayıf not aldık hatta sınıfta kaldık. Tekrar, tekrar… Anlayana ve yüzleşene kadar.
Dünya yolculuğunda korkulması gereken tek bir şey vardır… Kendini kaybetmek.! Biz kendimizi kaybetmekten hiç korkmadık oysa çünkü en değersiz kendimizi gördük. Kendimiz dışında her şeyi ve herkesi değerli kıldık. Vazgeçilmez sandık. Tek vazgeçtiğimiz kendimizdik. Ta ki kaybolmuşluğumuzun kör karanlığında sıkışıp kalana kadar. Bir ışık, bir umut aradık. O ışığın ve umudun dışardan gelmeyeceğini anladığımızda fark ettik ki vazgeçilen bizdik ve bize bizden başka ne ışık ne umut vardı.
Vazgeçmek gerek, bırakabilmek…
Her bırakış özgürlüğe atılan bir imzadır. Her tutunuş esaretin mührüdür.
Korkma… Kaybetmek kazanmanın başlangıcıdır. Kaybetmek kaçınılmazsa, yol yürünmek için, hava yeniden solumak için oradadır. Hiçbir şey son değildir. Ölüm dahi…
Ölüm dahi yeni başlangıca açılan kapıdır. Peki sen daha yaşarken kaybettiğinde neden öldüm sanırsın? Öldüm der yine yaşarsın. O halde korkma, kaybetmekten korkma. Kaybedilen seni kaybetmekten korkmuyorsa işte o zaman hiç ama hiç korkma. Değerinin farkında olmak, kendini bulmak için buradasın. Kendini kaybetmek için değil.
Vazgeçmek, kendine saygıdır. Tutunmak, kendini yok saymaktır. Sen kendine saygı mı duyuyorsun kendini yok mu sayıyorsun? Tercih senin.
Kaybedebildiğin kadar güçlüsün, bunu asla unutma.
Sevgimle.

