Aykut Teker
  1. haberler
  2. Yazarlar
  3. Zazaca: Bir dil nasıl sessizce kaybolur

Zazaca: Bir dil nasıl sessizce kaybolur

featured
service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye’de yok olmaya yüz tutmuş diller meselesi, çoğu zaman kültürel bir ayrıntı gibi ele alınmaktadır. Oysa bir dilin kaybolması, yalnızca kelimelerin unutulması anlamına gelmemektedir. Bir hafızanın silinmesi, bir tarihin susması, bir topluluğun kendini ifade etme imkânının daralması anlamına gelmektedir. Dil kaybı sessiz bir yoksullaşmadır. Anadolu, tarihsel olarak çok dilli bir coğrafya olmasına rağmen, modern Türkiye uzun süredir tek dillilik üzerinden inşa edilmektedir. Bu süreçte bazı diller baskıyla, bazıları ihmalle, bazıları ise yavaş yavaş görünmez kılınarak geri çekilmektedir. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı, kısacası UNESCO’nun 21 Şubat Dünya “Anadil günü” öncesinde yayımladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlas”ına göre, Türkiye’de 15 dilin tehlike altında olduğunu, bunlardan, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan dillerden bazılarının Lazca, Hemşince, Süryanice, Pontus Yunancası, Suret, Ladino ve Romanca (Çingene dili), risk altındaki kırılgan ve durumunda; Kabar-Çerkes, Adigece, Abhazca, Abazaca ve Zazaca dillerinin bulunduğu belirlenmiştir. Yazımızın konusu Zazaca da, bu diller arasında hem hayatta kalmaya çalışan hem de en kırılgan dillerden biri olarak durmaktadır.

Zazaca, kökeni ve dil yapısı itibarıyla Hint-Avrupa dil ailesinin İranî koluna mensup bir dildir. Yapısı, kelime dağarcığı ve grameriyle Türkçeden tamamen farklıdır. Akademik çalışmalarda Kürtçeyle ilişkisi tartışılmakta; lehçe mi, bağımsız bir dil mi olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Ancak bu tartışmanın ötesinde, sosyolojik gerçek nettir. Zazaca günlük yaşamdan hızlıca çekilmektedir.
Bugün birçok Zaza ailesinde çocuklar dili anlamakta, ancak konuşmamaktadır. Dil, iletişim aracı olmaktan çıkmakta; nostaljik bir hatıraya dönüşmektedir. Bu durum, bir dil için en kritik eşiği işaret etmektedir. Çünkü dil, ancak konuşulduğu sürece yaşamaktadır. Anlaşılan ama konuşulmayan dil, sessizce kaybolmaya yüz tutmuş bir dildir. Bu tablo soyut bir tespit değildir; doğrudan yaşanan bir gerçeği yansıtmaktadır. Zaza kökenli biri olarak, kendi köyümde gençlerin büyük çoğunluğunun artık Türkçe konuştuğu açıkça görülmektedir. Zazaca, gündelik iletişim dili olmaktan çıkmakta; büyüklerin kendi aralarında kullandığı bir dile dönüşmektedir. Gençler dili duymakta, ancak onu hayatın doğal bir parçası olarak taşımamaktadır. Dil, evin içinden bile yavaş yavaş çekilmektedir.

Bu noktaya geliş, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz Uzun yıllar boyunca uygulanan tek dillilik politikaları, anadilde eğitimin kurumsal olarak reddedilmesi, kamusal alanda farklı dillere yer verilmemesi ve dilin “makbul vatandaşlık” ölçütleriyle ilişkilendirilmesi bu süreci doğrudan etkilemektedir. Devletin açık yasakları kadar, örtük görmezden gelişi de belirleyici olmaktadır.
Zazaca üzerindeki baskı yalnızca devlet politikalarıyla sınırlı kalmamaktadır. Kürtçenin bölgesel ve siyasal olarak güçlenmesi, Zazaca açısından dolaylı ve yeni bir baskı alanı oluşturmaktadır. Bugün birçok düğünde halaylar Kürtçe ve Türkçe olarak söylenmektedir. Zazaca, bu iki dil arasında sıkışmakta ve geri plana itilmektedir. Kürtçe dilinin güçlenmesiyle, daha küçük bir dil olan Zazaca’yı gölgelemekte ve karmaşık ama gerçek bir tabloyu da ortaya koymaktadır. Zazaca’nın geri çekilmesi aynı zamanda derin duygusal bir kırılmayı da barındırmaktadır. Çünkü bu dil, sadece konuşulan bir araç değildir. Masallar bu dille anlatılmaktadır. Ağıtlar bu dille yakılmaktadır. İnanç ritüelleri, doğayla kurulan ilişki, ölüm ve yaşam algısı bu dilin içinden süzülmektedir. Dil zayıfladıkça bu bağlar da kopmaktadır.

Bugün Zazaca çoğu zaman “evde konuşulan” “yaşlıların bildiği”, “şehirde işe yaramayan” bir dil olarak görülmektedir. Bu algı, dilin geleceğini doğrudan belirlemektedir. Çünkü genç kuşaklar, kendilerine değer atfedilmeyen bir dili taşımak istememektedir. Dilin kaderi, ona verilen değerle doğrudan ilişkilidir. Burada sorun romantik bir kültür savunusu değildir. Mesele bilimsel, toplumsal ve siyasal bir sorumluluktur. UNESCO’ya göre bir dilin yaşayabilmesi için kuşaklar arası aktarım şarttır. Eğitimde, medyada ve kamusal alanda yer bulamayan diller bu aktarımı sürdürememektedir. Türkiye’de Zazaca bu riskin tam merkezinde bulunmaktadır. UNESCO’ya göre bir dilin yaşaması yalnızca kayıt altına alınmasıyla değil, gündelik yaşamın içinde aktif biçimde kullanılmasıyla mümkündür. Bu nedenle bir dili korumanın temel koşulu kuşaklar arasında aktarımın kesintisiz olarak sürdürülmesidir. Çocukların dili sadece anlaması değil, konuşması; dili evde, sokakta, okulda ve kamusal alanda deneyimlemesi gerekmektedir. Eğitim sisteminde, meydana gelen kültürel üretimde yer bulamayan diller zamanla gündelik hayattan çekilmektedir.

UNESCO’nun vurguladığı bir diğer temel unsur ise dilin toplumsal saygınlığıdır. Bir dil konuşanları tarafından değerli ve işlevsel görülmediği sürece yaşatılmamaktadır. “Evde konuşulan”, “işe yaramayan” ya da “geri kalmışlıkla özdeşleştirilen” diller genç kuşaklar tarafından bilinçli veya bilinçsiz biçimde terkedilmektedir. Bu nedenle dilin korunması yalnızca bireysel çabalarla değil; siyasal irade, kamusal destek ve toplumsal kabulle mümkündür.
Bu çerçeveden bakıldığında Zazaca’nın içinde bulunduğu durum UNESCO’nun tanımladığı risk alanlarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Kuşaklar arası aktarım zayıflamakta; dil, çocuklar için gündelik yaşamın doğal bir parçası olmaktan uzaklaşmaktadır. Eğitimde, medyada ve kamusal alanda yeterli karşılık bulamayan Zazaca giderek ev içi kullanımla sınırlı kalmaktadır. Toplumsal prestijinin zayıflaması genç kuşakların dili sahiplenmesini daha da güçleştirmektedir. Bu tablo, Zazaca’nın geleceğinin bireysel iyi niyetlere bırakılmayacak kadar kritik bir eşikte olduğunu göstermektedir. Bir dilin yok oluşu doğal bir süreç değildir. Dil, kendiliğinden ölmemektedir. Diller, korunmadığında, desteklenmediğinde ve değersizleştirildiğinde yok olmaktadır. Bu nedenle dil kaybı kader değil, tercihler zincirinin sonucudur.
Zazaca’nın geleceği konuşulurken sorun yalnızca “etnik hassasiyet” meselesi olarak görülmemelidir. Bu durum, Türkiye’nin kültürel çeşitliliğiyle kurduğu ilişkinin aynasıdır. Ülkenin çok sesli olup olmayacağı ve farklı olanlarla birlikte yaşayıp yaşayamayacağıyla ilgilidir. Bir dili yaşatamayan toplum, farklı olana tahammül üretmekte de zorlanmaktadır.
Bir dil sustuğunda yalnızca kelimeler kaybolmamaktadır. O dili konuşan insanların dünyaya bakış biçimi de eksilmektedir. Bu eksilme, hepimizin ortak yoksullaşması anlamına gelmektedir.
Zazaca yaşarsa sadece bir dil yaşamayacaktır. Bu toprakların çok sesli hafızası da yaşamaya devam edecektir.

Zazaca: Bir dil nasıl sessizce kaybolur
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin