Bu yazı, yalnızca teorik değerlendirmelere dayanmamaktadır. Adalet Bakanlığında denetçi olarak çalıştığım otuz yılı aşkın süre zarfında, ceza infaz kurumları ve çocuk ıslahevlerinde yürüttüğüm denetim ve incelemeler sırasında edindiğim gözlemler ile çocuklarla birebir gerçekleştirilen görüşmelerden derlenmiştir. Bu nedenle ele alınan sorunlar, soyut varsayımlar değil; sahada karşılaşılan somut yaşam kesitleri üzerinden değerlendirilmektedir.
Son yıllarda Türkiye’de çocukların karıştığı ağır suçlarda, özellikle de çocuk faili cinayet vakalarında kamuoyuna yansıyan olay sayısında dikkat çekici bir artış gözlemlenmektedir. Bu durum, münferit olaylar şeklinde değerlendirilmemekte; toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin çocuklar üzerindeki yansımaları olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuk suçluluğu, yalnızca adli bir meselenin ötesinde; sosyal politika, eğitim sistemi ve aile yapısıyla doğrudan ilişkili çok boyutlu bir sorun alanı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çocukların suç işlemesi, bireysel bir kötülük ya da ahlaki sapma biçiminde açıklanamamaktadır. Kriminoloji ve çocuk psikolojisi alanındaki çalışmalar, çocuk suçlarının büyük ölçüde içinde bulunulan çevresel koşulların bir sonucu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye’de son dönemde medyaya yansıyan ve kamuoyunu derinden sarsan çocuk failli cinayetler, bu yapısal sorunların görünür hale gelmiş örnekleri olarak kabul edilmelidir.
Çocuk Suçlarının Niteliklerine ve Trendlerine İlişkin Veriler:
Türkiye’de çocukların karıştığı suçların nicelik ve nitelik dağılımına dair veriler, bu sorunun boyutlarını somutlaştırmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) 2024 yılına ait verilerine göre, kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillere konu olan suça sürüklenen çocuk sayısı 202 bin 785’tir. 2020 yılı Pandemi (Kovid 19 dönemi) süresi içerisinde çocuk suçlarında yaklaşık yüzde 25,8 oranında azalma görülmesine rağmen, sonrasında ise artış gösterdiği, 2015 ila 2025 yılları arasındaki artışın %17, 47 olduğu, sadece 2025 yılında 1,4 oranında düşüş yaşandığı anlaşılmaktadır. 2025 yılındaki verilere bakıldığında; suça sürüklenen çocukların ağırlıklı olarak karıştıkları suç tipleri ise kasten yaralama, hırsızlık, hakaret, tehdit, mala zarar verme, konut dokunulmazlığının ihlali, yağma, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak, dolandırıcılık, çocukların cinsel istismarı ve diğer suçlar olarak sıralanmaktadır. Bu çocukların yüzde 40,4’ünün yaralama, yüzde 16,6’sının hırsızlık, yüzde 8,2’sinin uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak veya satın almak, yüzde 4,6’sının tehdit, yüzde 4,2’sinin genel tehlike yaratan suçlar, yüzde 26’sının ise bu nedenlerin dışında kalan diğer suçların oluşturduğu saptanmıştır. Bu veriler, suç türlerinin sadece “genel suçlar” değil, şiddet içeren eylemlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca mağdur konumunda gelen çocukların önemli bir kısmının yaralanma nedeniyle gelen vakalar olduğunu, suça sürüklenen çocukların büyük çoğunluğunu erkeklerden meydana geldiği kaydedilmiştir.166 bini aşkın erkek çocuk ve yaklaşık 36 bin kız çocuk bu kapsamda yer almıştır. Suça sürüklenen çocukların önemli bir bölümünü 14-17 yaş arası ergenlerin oluşturduğu müşahede edilmiştir.
Aile Yapısındaki Çözülme ve Denetimsizlik:
Çocuk suçluluğunun temel nedenlerinden biri, aile içi yapının zayıflaması ve ebeveyn gözetiminin giderek azalmasıdır. Uzun çalışma saatleri, ekonomik yoksunluk, aile içi şiddet ve parçalanmış aile düzenleri, çocuğun sağlıklı bir sosyal gelişim sürecinden geçmesini zorlaştırmaktadır. Özellikle ebeveyn ilgisinden yoksun büyüyen çocukların, şiddeti bir problem çözme yöntemi olarak içselleştirdiği sıklıkla görülmektedir. Bazı vakalarda, çocuğun uzun süredir okuldan koptuğu, sokakla ve suçla erken yaşta temas kurduğu anlaşılmaktadır. Bu çocuklar açısından suç, bir sapma olmakta çıkmakta; olağan bir davranış kalıbı haline gelmektedir.
Suç Türleri ve Sosyodemografik Özellikler:
Akademik çalışmalar, çocuk failleri arasında suç türleri ile sosyodemokrafik özellikler arasında güçlü ilişkiler olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin; Adana’da yapılan bir araştırmada, suça sürüklenen çocukların %87’sinin erkek olduğu ve yaş ortalamasının 13,4 bulunduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada çocukların yaklaşık %45’nin malvarlığına karşı, %23’ünün ise şahsa yönelik suçlar işlediği tespit edilmiştir. Bu veriler, çocuk suçluluğunun yalnızca tek bir tür suçla sınırlı olmadığını; farklı suç kategorilerinin, çocukların yaş ve cinsiyet özellikleriyle somutlaştığını göstermektedir.
Bu noktada, ceza infaz kurumlarında yapılan gözlemler, çocuk suçluluğunun nasıl üretildiğini somut biçimde ortaya koymaktadır. Ekonomik durumu yetersiz ailelere mensup bir çocuğun, çok küçük yaşlarda eline ayakkabı boya sandığı verilerek sokakta çalıştırıldığı, bu çocukların sosyal çevresi, yaşıtlarından değil; sokakta hayatta kalmaya çalışan ve çoğu zaman suçla iç içe geçmiş kişilerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Zamanla bu çevre, uyuşturucu satıcıları, hırsızlık ve kapkaç faaliyeti içinde bulunan bireyler ile hiçbir gelecek beklentisi kalmamış kişilerden meydana gelen bir alternatif sosyalleşme alanına dönüşmektedir.
Bu süreçte çocuklar, henüz ergenlik öncesi yaşlarda sigara, alkol ve uçucu (Balli gibi) maddelerle tanışmaktadır. Maruz kaldıkları yoksunluk, ihmal ve şiddetin yarattığı öfke, sağlıklı kanallarla ifade edilemediğinden, başkalarına zarar verme davranışlarıyla dışa vurulmaktadır. Suç bu çocuklar için çoğu zaman bir sapmanın ötesinde; yaşadıkları hayat koşullarının sürekliliği içinde öğrenilen ve yeniden üretilen bir davranış haline gelmektedir.
Akran Etkisi ve Risk Faktörlerinin Bir Arada Görülmesi:
Türkiye’de yapılan niceliksel araştırmalar, akran çevresinin çocuk suçluluğu üzerindeki etkisinin önemini ortaya koymaktadır. Bir araştırmada çocukların yaklaşık %63,7’sinin zamanının büyük çoğunluğunu arkadaşlarıyla geçirdiği, %36,8’inde akran çevresinin sokakta yaşıyor veya çalışıyor olduğu ve neredeyse arkadaş grubunun yarısının daha önce tutuklanmış ya da benzer suçlara karışmış çocukların bulunması dikkati çekmektedir. Ayrıca suç türleri ile akran grubunun işlediği suçlar arasında güçlü bir ilişki olduğu belirtilmiştir. Bu bulgu, çocukların suç davranışını akran çevresinden öğrendiklerini göstermektedir.
Yoksulluk, Dışlanma ve Umutsuzluk:
Türkiye’de çocuk suçlarının artışında ekonomik etkenler belirleyici bir rol oynamaktadır. Yoksulluk, yalnızca maddi bir eksikliğin ötesinde; aynı zamanda sosyal dışlanma ve değersizlik duygusu üreten bir olgu olarak kendini göstermektedir. Gelecek umudu bulunmayan, eğitimden kopmuş ve istihdam olanaklarına erişemeyen çocuklar, şiddete daha açık hâle gelmektedir.
Kız çocukları, suç istatistiklerinde fail olarak daha az görünmekle birlikte; istismar, zorla çalıştırılma ve cinsel sömürü gibi ağır suçların görünmeyen mağdurları olarak daha yüksek bir risk altında bulunmaktadır.
Basına yansıyan bazı cinayet vakalarında, suça sürüklenen çocuğun uzun süredir çalıştığı, sokakta yaşadığı ya da ailesinin geçimine katkı sağlamak zorunda kaldığı anlaşılmaktadır. Bu durum, çocukların erken yaşta “yetişkin rolleri” üstlenmeye zorlandığı ve psikolojik olarak ağır bir yük altında büyüdüğünü ortaya koymaktadır.
Ceza infaz kurumlarında yapılan görüşmeler, çocukların büyük bir bölümünün suçla ilk temasının sokakta çalıştıkları dönemlere rastladığını göstermektedir. Eğitimden kopan ve düzenli bir yetişkin rehberliğinden yoksun kalan bu çocuklar, çok erken yaşta “hayatla baş etme” sorumluluğu üstlenmek zorunda bırakılmaktadır. Bu yük, çocuk psikolojisinin taşıyabileceğinin çok ötesindedir. Suç, bu aşamada özgür bir tercih olmaktan ziyade; bir kaçış, kendini var etme ve görünür olma yolu olarak ortaya çıkmaktadır.
Şiddetin Normalleşmesi ve Medya Etkisi:
Şiddet, günümüz Türkiye’sinde çocukların gündelik yaşamında olağan bir unsur hâline gelmiştir. Televizyon programları, dijital platformlar ve sosyal medya içerikleri, şiddeti sıradanlaştırmakta; özellikle denetimsiz ve eleştirel süzgeçten yoksun çocuklar açısından bu davranışları meşru ve kabul edilebilir gösterebilmektedir. Çocuklar sorunlarını konuşarak değil; güç kullanarak çözüldüğü bir dünya algısıyla büyümektedir.
Bu cinayet vakalarının önemli bir kısmında, fail ile mağdurun aynı sosyal çevreyi paylaşan yaşıtlar olduğu; olayların çoğunlukla ani öfke, grup baskısı ve anlık çatışmalar sonucunda gerçekleştiği görülmektedir.
Bazı çocuk cinayetlerinde, failin şiddeti haklı ya da kaçınılmaz olarak gördüğüne ilişkin ifadelerin kamuoyuna yansıdığı bilinmektedir. Bu durum, şiddetin bireysel olmasından ziyade; kültürel düzeyde de yeniden üretildiğini düşündürmektedir.
Televizyon yayınları ve dijital içerikler, kolay yoldan para kazanmayı ve suçla gelen gücü cazip biçimde sunmaktadır. Mafya dizileri ve gösterişli yaşam temsilleri, özellikle eğitim seviyesi düşük ve yoksulluk içinde yaşayan çocuklar üzerinde güçlü bir özenti ve rol model etkisi yaratmaktadır.
Eğitim Sisteminin Koruyucu Rolünü Yitirmesi:
Eğitim sistemi, çocuk suçluluğunu önlemede en önemli koruyucu yapılardan biridir. Ancak Türkiye’de okulun bu işlevi, sosyoekonomik eşitsizlikler, okuldan kopuş ve yetersiz destek mekanizmaları nedeniyle giderek zayıflamaktadır. Rehberlik hizmetlerinin yetersizliği ve öğretmenlerin sosyal sorunlar karşısında yalnız bırakılması, risk altındaki çocukların erken aşamada belirlenmesini güçleştirmektedir.
Bazı ağır suç vakalarında, fail çocukların uzun süredir eğitim sisteminin dışında kaldığı ya da okulda ciddi uyum sorunları yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu durum, suçun aniden ortaya çıkmadığını; uzun süreli bir ihmalin sonucu olarak şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Adalet Sisteminde Çocuk Odaklı Yaklaşım Eksikliği:
Çocuk suçluluğu ile mücadelede ceza merkezli yaklaşımlar yeterli olmamaktadır. Çocuğu yalnızca “fail” olarak gören bir adalet anlayışı, sorunun kaynağını göz ardı etmektedir. Rehabilitasyon, psikososyal destek ve yeniden topluma kazandırma mekanizmaları yeterince işletilemediğinden, çocuk suçluluğu kalıcı bir nitelik kazanmaktadır.
Bazı vakalarda çocukların, yetişkinler tarafından organize edilen suç faaliyetlerinde bilerek ve sistematik biçimde kullanıldığı; çocuk olmanın sağladığı ceza indirimi veya cezasızlık algısının bu yapılar tarafından istismar edildiği anlaşılmaktadır.
Türkiye’de çocuk cezaevleri ve ıslah sistemleri, çoğu zaman çocuğu koruyup onarıcı bir sürece dâhil etmekten ziyade, suça daha fazla yaklaştıran yapılar üretmektedir. Birçok çocuk, infaz sürecinde yeterli psikososyal destekten yoksun kalmakta; tahliye sonrasında ise büyük ölçüde yalnız bırakılmaktadır. Bu nedenle salıverilen çocukların önemli bir bölümü kısa süre içinde yeniden suç işleyerek cezaevlerine dönmektedir. Bu döngü, ergenlik döneminde de devam etmektedir.
Korunma Yolları ve Toplumsal Sorumluluk:
Ceza infaz kurumlarında ve çocuk ıslahevlerinde uzun yıllara dayalı denetim ve incelemeler, çocuk suçluluğunun tesadüfi değil; önlenebilir yapısal sorunların bir sonucu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Aslında çocuk suçlarını önlemek, yalnızca kolluk kuvvetlerinin ya da yargının görevi değildir. Etkili korunma politikaları; aileyi destekleyen sosyal hizmetler, nitelikli eğitim, yoksullukla mücadele ve çocuk odaklı medya politikalarını içermek zorundadır.
Bu sorunla mücadelede aileler, emniyet teşkilatı (polis, jandarma), Aile ve sosyal Hizmetler ile Adalet Bakanlıkları ve konuyla ilgili sivil toplum kuruluşları arasında sürekli eşgüdümlü bir işbirliği sağlanması elzemdir. Medya içeriklerinin çocuklar üzerindeki etkisi dikkate alınarak, şiddeti ve suçu özendirici yayınlara karşı daha etkin bir denetim mekanizması işletilmelidir.
Çocuk suçlarının oluşmasına sebep olan kültürel ortamın ortadan kaldırılması, çocuklara umut vadeden alanların oluşturulması gerekmektedir. Çocukların ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını giderecek yapılar ve sosyal devletin güçlendirilmesi, kolluk içinde suç örgütleriyle birlikte hareket eden çürükler diye tanımladığımız kişilerin temizlenmesi de önem arz etmektedir.
Sonuç Olarak:
Türkiye’de çocukların suça sürüklenmesi ve çocuk failli cinayetler, yalnız bireysel hatalarla ya da anlık sapmalarla açıklanabilecek olgular değildir. Çocukların suç işleme sürecinde bireysel düzeyde çocuğun kendisine, toplumsal düzeyde ise bizlere; ailelere, kamu kurum ve kuruluşlarına, eğitim sistemine, yerel yönetimlere ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşmektedir. Ancak bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur; bu sorumlulukların ne kadarı zamanında ve gereği gibi yerine getirilmiştir? Aileler, çocuğun ilk ve en temel koruyucu çevresi olma işlevini her zaman sürdürebilmiş midir? Eğitim sistemi, risk altındaki çocukları erken dönemde tespit edip destekleyebilmiş midir? Sosyal hizmetler, yoksulluk, ihmal ve istismar döngüsü içindeki çocuklara yeterli ölçüde ulaşabilmiş midir? Adalet sistemi, çocuğu yalnızca fail olarak değil; korunması gereken bir birey olarak ele alabilmiş midir? Bu soruların tamamına içtenlikle “evet” demek güçtür.
Bu nedenle çocuklara verilen cezaların yalnızca hukuki metinlerde ziyade, toplumsal vicdanda da bir karşılığı olmalıdır. Çünkü bu cezaların önemli bir kısmı, zamanında kurulmamış denetim mekanizmalarının, işletilememiş koruyucu politikaların ve görmezden gelinen risklerin sonucudur. Başka bir ifadeyle, bugün ceza infaz kurumlarında bulunan bir çocuğun hikâyesinde, yalnızca bireysel kusurlar değil; kolektif ihmallerde yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında, çocukların işlediği suçların yükünü sadece onların omuzlarına bırakmak mümkün değildir. Bu konuda hiçbirimiz bütünüyle masum değiliz.
Çocukları cezalandırarak suçtan uzak tutmak mümkün değildir. Onları suçtan uzak tutacak sosyal, eğitsel ve psikolojik destek mekanizmalarını güçlendirerek gerçek bir çözüm üretilebilir. Aksi hâlde bugün “çocuk suçlu” olarak tanımlanan bireyler, yarının kronik toplumsal sorunlarına dönüşecek; bedelini ise yalnızca bu çocuklar değil, tüm toplum ödeyecektir.

