İletişim, yalnızca bilgi aktarımından ibaret olmayan; dikkat, temas ve karşılık gerektiren toplumsal bir pratiktir. Yüz yüze iletişim ise bu pratiğin en yoğun ve en nitelikli düzeyini temsil etmektedir. Sosyoloji ve iletişim bilimleri alanındaki çalışmalar, göz teması kurulan, bölünmeyen ve eş zamanlı iletişimin bireyler arası güveni, aidiyet duygusunu ve ortak akıl üretimini güçlendirdiğini ortaya koymaktadır. Buna karşılık dijital araçların gündelik hayata sınırsız biçimde dâhil olması, bu iletişim yapısını görünmez ama derin bir biçimde zayıflatmaktadır
Günümüzde akıllı telefonlar aracılığıyla bilgiye ulaşmak son derece kolaydır. Birkaç saniye içinde sayısız kaynağa erişilebilmekte, geçmişte emek ve zaman gerektiren araştırmalar neredeyse zahmetsiz hale gelmektedir. Ancak bilginin bu kadar hızlı ve bol olması, onun her zaman doğru, derinlikli ve yön gösterici olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü bilgi, yalnızca okunarak edinilen bir veri değildir. Yaşanmışlıklarla, deneyimlerle ve insan ilişkileriyle anlam kazanmaktadır.
Bir toplumda ya da bir ailede asıl değerli olan bilgi, yaşanmışlıklardan süzülen tecrübedir. Geçmişte yapılan hatalar, alınan doğru kararlar, zor zamanlarda geliştirilen dayanışma biçimleri ve geleceğe dair hedefler, ekranda bulunamayacak bir birikimi temsil etmektedir. Bu tür bilgi, aktarıldığı kişiye yalnızca ne yapacağını değil, neden yapılması gerektiğini de öğretmektedir. Bilgelik tam olarak burada ortaya çıkmaktadır.
Nitekim Konfüçyüs’ün düşüncesinde bilgelik, konuşmaktan çok dinlemeye; bilginin ise ancak saygı, dikkat ve ilişki içinde anlam kazandığına yapılan vurguyla şekillenmektedir.
Ne var ki bu aktarımın zemini giderek zayıflamaktadır. Aile içi sohbetler, misafirlikler ve birlikte geçirilen zamanlar, akıllı telefonların sürekli varlığıyla bölünmektedir. Aynı odada bulunan bireyler, geçmişi konuşmak, deneyim paylaşmak ya da geleceğe dair fikir alışverişinde bulunmak yerine, kendi ekranlarına yönelmektedir. Fiziksel birliktelik sürmekte; ancak zihinsel ve duygusal temas giderek kaybolmaktadır.
Bu durum sadece bir iletişim sorunu değildir. Göz teması kurulamayan, dikkatle dinlenmeyen ve önemsendiğini hissetmeyen birey, zamanla kendini geri çekmektedir. Oysa göz teması, karşısındakine değer verdiğini göstermenin en temel yollarından biridir. Dinlemek, yalnızca sessiz kalmak değil; anlamaya çalışmak, karşılık vermek ve gerektiğinde birlikte doğruyu aramaktır. Fikir alış verişi bu sayede gelişmekte, bireyler hem düşünsel hem de duygusal olarak güçlenmektedir.
Akıllı telefonlar ise bu süreci çoğu zaman kesintiye uğratmaktadır. Konuşmalar yarım kalmakta, dikkat sürekli dağılmakta, sohbet yerini sessizliğe bırakmaktadır. Dahası, bu durum giderek normalleşmektedir. Telefona bakmak bir kabalık olarak algılanmamakta, hatta sohbetin doğal bir parçası gibi kabul edilmektedir. Oysa bu normalleşme, ilişkilerin niteliğinde ciddi bir aşınmaya işaret etmektedir.
Eskiden büyükler konuşur, çocuklar dinlerdi; bugün ise herkes konuşmakta, kimse kimseyi dinlememektedir. Aynı evin içinde bulunan bireyler, birbirlerine ayırmadıkları dikkati, ekranlardaki yüzlere cömertçe sunmaktadır.
Teknoloji elbette ki gereklidir. Bilgiye erişimi kolaylaştırmakta, iletişimi hızlandırmakta ve hayatın pek çok alanında önemli imkânlar sunmaktadır. Sorun, teknolojinin araç olmaktan çıkıp ilişkinin merkezine yerleşmesidir. Bu noktada teknoloji, insanları birbirine yakınlaştırmak yerine, birbirinden uzaklaştıran bir etkiye sahip olmaktadır.
Bu durum geçmişte de farklı biçimlerde yaşanmıştır. Bir dönem televizyon, aile bireylerini aynı odada ama sessiz bir şekilde ekrana bakmaya alıştırmıştır. Bugün ise bilgisayarlar ve akıllı telefonlar bu rolü çok daha güçlü biçimde üstlenmektedir. Aradaki fark şudur; Televizyon ortak bir ekrana bakmayı gerektirirken, akıllı telefon herkesin kendi dünyasına kapanmasına neden olmaktadır. Ortak zaman, bireysel yalnızlıklara bölünmektedir.
Toplumların sağlıklı biçimde gelişebilmesi, yalnızca teknolojiye ayak uydurmakla değil; deneyimlerin paylaşılabildiği, farklı görüşlerin tartışabildiği ve ortak aklın üretilebildiği iletişim ortamlarıyla mümkündür. Bu ortamlar zayıfladığında bilgi artmakta; ancak bilgelik giderek azalmaktadır.
Aynı evde bulunduğumuz insanlara ayırmadığımız dikkati, tanımadığımız hayatlara neden bu kadar kolay verebildiğimiz sorusu, üzerinde durulmayı hak etmektedir.
Belki de artık şu gerçeği yeniden hatırlamak gerekmektedir. Doğru bilgi her zaman en hızlı ulaşılan bilgi değildir. Bazen bir büyüğün anlattığı bir anı, bir dostun yaptığı uyarı ya da yüz yüze kurulan samimi bir sohbet, sayısız dijital içeriğin veremeyeceği kadar derin ve yol gösterici olabilmektedir.
Bilgelik, bilgiyi bilmek değil; ne zaman susulacağını, ne zaman dinleneceğini ve ne zaman ekrana değil insana bakılacağını bilmektir.
Teknoloji iyi ve değerlidir. Ancak insanı insandan koparacak göz temasını unutturacak ve sohbeti gereksizleştirecek ölçüde hayatın merkezine yerleştiğinde sorgulanmayı gerektirmektedir. Çünkü bilgi ekranda bulunabilir; ama bilgelik ancak insanın insana bakabildiği yerde var olmaktadır.

