Aykut Teker
  1. haberler
  2. Yazarlar
  3. AVCILIK SPOR MU, CİNAYET Mİ?

AVCILIK SPOR MU, CİNAYET Mİ?

featured
service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Avcılık, insanlık tarihinin erken dönemlerinde hayatta kalmanın zorunlu bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. İlkel koşullar altında beslenme ihtiyacını karşılamaya yönelik bu eylem, insanın doğayla kurduğu mecburi ilişkinin bir sonucudur. Ancak modern toplumlarda avcılığın aynı gerekçelerle savunulması artık mümkün görünmemektedir. Günümüzde “Av sporu” adı altında sürdürülen faaliyetler, zorunluluktan ziyade; hazdan, güç gösterisinden ve insanın kendisini doğanın merkezine yerleştiren üstünlük anlayışından beslenmektedir. Bu nedenle avcılık, artık bireysel tercihler ya da kültürel alışkanlıklar çerçevesinde ele alınabilecek bir konu olmaktan çıkmaktadır.

Spor kavramı, özünde rıza, eşitlik ve adil koşullara dayanmaktadır. Oysa avcılık pratiğinde bu unsurların hiçbiri bulunmamaktadır. Dürbünlü tüfekler, otomatik silahlar, tuzaklar ve teknolojik üstünlükle donatılmış bir insan ile yaşam alanı daraltılmış, kaçma olanağı elinden alınmış bir hayvan arasında eşit bir karşılaşmadan söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle “Av sporu” ifadesi, doğaya ve canlılara yönelmiş şiddeti meşrulaştıran bir söylem olmaktan öteye geçmemektedir.

Türkiye’de avcılık çoğu zaman gelenek, kültür ya da kırsal yaşam söylemleriyle savunulmaktadır. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo, bu savunulanlarla örtüşmemektedir. Av turizmi kapsamında verilen izinler, kota uygulamaları ve yetersiz denetimler, doğayı korumak yerine avcılığı teşvik eden bir yapıya dönüşmektedir. Bu durum, avcılığı bireysel bir faaliyet olmaktan çıkararak kamusal bir sorumluluk alanına taşımaktadır.

Bu konunun en çarpıcı örneklerinden biri Dersim’de, bugünkü adıyla Tunceli’de yaşanmaktadır. Bölge halkının “Hızır’ın keçileri” olarak adlandırdığı dağ keçileri, yalnızca bir yaban hayvanı olarak görülmemektedir. Bu canlılar Alevi inancında kutsal kabul edilmekte ve doğayla kurulan kadim ilişkinin bir parçası olarak korunmaktadır. Bu hayvanların avlanmasına izin verilmesi, yöre halkı tarafından sadece bir çevre meselesi değil; inançlarına, toplumsal hafızalarına ve yaşam biçimlerine yönelmiş bir saldırı şeklinde algılanmaktadır.

Devlet eliyle verilen bir av izni, bu örnekte yalnızca bir canlının yaşamını sonlandırmamaktadır. Aynı zamanda bir topluluğun inanç dünyasını ve doğayla kurduğu etik bağı da zedelemektedir. Bu durum, avcılığın yalnızca biyolojik olmasının ötesinde; kültürel ve inançsal boyutları da olan çok katmanlı bir sorun olduğunu açıkça göstermektedir.

Burada özellikle vurgulanması gereken önemli bir hususta şudur: Avcılık hiçbir biçimde mert bir davranış değildir. Mertlik, eşit koşullarda ve açık bir karşılaşmayı gerektirmektedir. Oysa avcılıkta tuzaklar, kapanlar, dürbünlü silahlar ve teknolojik üstünlük kullanılmaktadır. Savunmasız bir canlının kaçma olanağı ortadan kaldırılmaktadır. Bu yöntemlerle gerçekleştirilen bir eylemin mertlikle ilişkilendirilmesi mümkün olmamaktadır. Ortada cesaret değil, hile; mücadele değil, pusuyla gerçekleştirilen bir yok etme eylemi bulunmaktadır.

Bu noktada basit ama sarsıcı bir empati denemesi yapacak olursak; rollerin tamamen tersine döndüğü bir tabloyu düşünmek yeterlidir. Domuzların makineli tüfeklerle, aslanların dürbünlü silahlarla, geyiklerin oklarla, tavşanların otomatik tüfeklerle, kurt ve tilkilerin kapan ve tuzaklarla insan avına çıktığını hayal edelim. Çocuğunuzun, eşinizin, annenizin, babanızın, kardeşinizin ve bunların bakıma muhtaç küçük çocukları olduğunu, kadınlardan bazılarının hamile bulunduğunu dikkate almayarak hedef alındığını ve bunun “insan avı sporu” adı altında meşrulaştırıldığını düşünün. Böyle bir durumda bu eylemin spor değil, açık bir cinayet olarak tanımlanacağı açıktır. Taraflar değiştiğinde kavramlarında değişmesi, ahlaki zeminin ne kadar sorunlu olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü yaşam hakkı, sadece insana ait bir üstünlük alanı değildir.

Avcılık çoğu zaman yalnızca öldürme eylemiyle sınırlı kalmamaktadır. Hayvanların dişi, boynuzu, postu ve eti üzerinden kurulan sistematik bir sömürü düzenine dönüşmektedir. Örneğin: filler dişleri, gergedanlar boynuzları, tilkiler, ayılar, samurlar, sincaplar postları, timsahlar derileri nedeniyle, pek çok hayvan ise ticari değer taşıyan eti için avlanmaktadır. Bu tablo, avcılığı bir ihtiyaç ya da kültürel alışkanlık olmaktan çıkarmakta; canlıların piyasa nesnesine indirgendikleri bir talan biçimine dönüştürmektedir. Bu noktada söz konusu olan artık spor da değil, doğanın ve yaşamın ticarileşmesidir.

İnsan ile hayvan arasında kurulan ilişkinin yalnızca şiddet ve tahakküm üzerinden tanımlanması eksik ve sorunlu bir bakışı yansıtmaktadır. Tarih boyunca hayvanlarla kurulan bağlar, dostluk, sadakat ve karşılıksızlık üzerinden şekillenmiştir. Köpeklerin enkaz altından insanları kurtarması, atların yüzyıllar boyunca insanla birlikte yaşamı paylaşması, afetlerde ve savaşlarda hayvanların gösterdiği koşulsuz bağlılık, bu ilişkinin tek yönlü olmadığını açıkça göstermektedir. Hayvanlar, kendilerine yöneltilen en küçük şefkate dahi minnettarlıkla karşılık vermekte;  verilen bir kap yemek ya da okşanan bir baş, bu bağı görünür kılmaktadır.

Önemli bir konu da; hayvanlara eziyet edilmemesi, dövülmemesi, araçlarla çarpılıp kaderine terk edilmemesidir. Yaralanmış bir hayvana yardım etmek, vicdanın en temel göstergelerinden biridir. Çünkü bu dünya yalnızca insanlara ait değildir. Hayvanıyla, bitkisiyle, böceğiyle birlikte var olunan bir yaşam alanıdır. Hayvanlar insanlar kadar doğaya zarar vermemekte; avlandıklarında bunu sadece hayatta kalmak için yapmaktadır. Onlar için avlanma bir spor değil, yaşam mücadelesidir. Buna karşılık insan avcılığı, çoğu zaman gereksiz, yıkıcı ve gösterişe dayalı bir nitelik kazanmaktadır. Bu nedenle “İnsan, doğanın başına gelmiş en büyük felakettir” sözü günümüzde çok daha anlamlı bir karşılık bulmaktadır.

Bu tartışmanın önemli başlıklarından biri de Kurban Bayramı’dır. Kurban ibadetinin tarihsel ve inançsal özü, kan akıtmak ya da hayvanın acı çekmesi değildir. Asıl amaç; paylaşmak, dayanışmayı büyütmek ve yıl boyunca et tüketemeyen kesimlerin sofralarına katkı sunmaktır. Bu yönüyle kurban, bireysel tüketimi değil, toplumsal sorumluluğu esas alan bir ibadet olarak anlam kazanmaktadır. Ancak günümüzde bu anlamın büyük ölçüde aşındığı görülmektedir. Hayvanların dar alanlarda, ehil olmayan kişiler tarafından, hijyen ve vicdan gözetilmeden kesildiği görüntüler maalesef sıradanlaşmıştır. Sokak ortalarında yaşanan bu manzaralar, hayvanların korku içinde, uzun süre acı çekerek öldürülmesine yol açmaktadır. Herkes için geçerli olmamakla birlikte, önemli bir kesim hayvanı kestikten sonra eti kıymalık, pirzolalık, kuşbaşı ve kavurma olarak ayırmakta ve buzdolabına koyarak yıl içinde tüketmektedir. Bu durumda yapılan şey, paylaşım değil bireysel stoklama olmaktadır. Bu nedenle yaşanan pratik, kurban bayramının ötesinde adeta bir “Kavurma Bayramı” haline gelmektedir. Bu da kurbanın paylaşma ruhunu değil, yalnızca maddi yönünü öne çıkarmaktadır. Bu noktada ibadet, toplumsal dayanışmadan uzaklaşarak bir tüketim eylemine dönüşmektedir.

Merhameti, sorumluluğu ve adaleti temel alan bir inancın; eziyet, hoyratlık ve kontrolsüzlükle temsil edilmesi derin bir çelişki yaratmaktadır. Hayvana acı çektirmenin kutsal bir gerekçesi olmayacağı gerçeğiyle yüzleşmeden, bu alandaki sorunların çözülmesi mümkün görünmemektedir.

Sonuç olarak; avcılık, hayvanlara yönelik sistematik şiddet ve kutsal ya da geleneksel gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışılan uygulamalar; hangi ad altında sunulursa sunulsun kabul edilebilir değildir. Mesele hayvanların öldürülmesinin ötesinde, insanın kendisini yaşamın mutlak sahibi olarak görme iddiasıdır. Bu bakış açısı, doğayı ve içindeki tüm canlıları denetlenmesi gereken birer nesneye indirgemektedir.

Oysa insan, bu dünyanın sahibi değil; diğer canlılarla birlikte var olan bir parçasıdır. Gücün sınırsız kullanıldığı her alan, zamanla vicdanı da hukuku da aşındırmaktadır. Vicdanın ve hukukun zayıfladığı yerde ise şiddet olağanlaşmaktadır. Hayvanlara yönelik muamele, bir toplumun etik düzeyini ve yaşamla kurduğu bağı açık biçimde ortaya koymaktadır. Yaşamı korumayan bir anlayışın adalet üretmesi de mümkün olmamaktadır.

Bu nedenle artık şu soruyla yüzleşmek kaçınılmazdır.

Yaşamı hedef alan bir eylemin, adına spor, gelenek ya da ibadet desek bile, gerçekten meşru sayabilir miyiz?

AVCILIK SPOR MU, CİNAYET Mİ?
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Egedebirgun.net ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin