İnsan kendini en çok, kendine en uzak zannettiği yerde bulur: başkasının gözlerinde.
İkili ilişkiler, sadece aşk, evlilik ya da arkadaşlık değildir. Onlar, ruhun kendiyle karşılaşma yollarından biridir.
Kimi zaman bir bakışla başlar, kimi zaman bir sessizlikle biter. Ama her biri, bize bir şey öğretmeye gelir. Kimimiz “beni tamamlasın” diye yola çıkarız, kimimiz “beni sevsin” diye… Ama yolun sonunda hep aynı gerçekle karşılaşırız:
Kimse seni, sen kendini sevmeden tamamlayamaz.
Bana kalırsa ilişkiler, ruhun laboratuvarı. Sevgi, anlayış, sabır, sınır, özgürlük… Tüm bu kavramlar, sadece kitaplarda değil, bir ilişkinin içinde yaşanarak öğreniliyor. Ve bazen en büyük dersleri, bizi en çok yoran insanlardan alıyoruz.
Kırıldığımız yerden güçlenmek dedikleri şey, aslında en çok ilişkilerde olur. Bir tartışma sonrası susmakla konuşmak arasında kalış, bir seçimdir. Affetmek mi, gitmek mi, kalıp dönüştürmek mi? Her biri, bizim kim olduğumuzu gösterir.
İşin tuhafı şu ki… Ne kadar çok kişiyle ilişki kurarsak, o kadar kendimizle karşılaşıyoruz. Çünkü her insan, bize bir yanımızı tutup gösteriyor. Kimi “sabırsızlığımızı”, kimi “vericiliğimizi”, kimi de belki yıllardır farkında bile olmadığımız iç yalnızlığımızı…
Bir gün bir dostum şöyle demişti: “İnsan ilişkilerde, kendini sürekli yeniden doğurur.” O zaman anlamamıştım. Şimdi ise her seferinde bir doğum sancısı gibi hissettiren dönüşümlerin, aslında nasıl da şifa olduğunu görüyorum.
Ve şuna inanıyorum: Gerçek ilişki, iki eksik parçanın bir araya gelmesi değil; iki tamamlanmış ruhun birbirini yürekten seçmesidir.
O yüzden biriyle karşılaştığınızda önce şu soruyu sorun kendinize:
Bu kişi beni tamamlamaya mı geldi, bana kendimi göstermeye mi?
Her ilişki kendini anlatır, yeter ki biz duymaya cesaret edelim.

