Siyaset sahnesi yine hareketli. Aslında Türkiye’de siyaset sahnesi hiçbir zaman durağan olmadı. Sürekli bir kriz, sürekli bir çıkış arayışı ve elbette popülist söylemlerle ayakta duran bir sistem… Ancak şu sıralar, iktidarın söylem değişiklikleri ve muhalefetin iç hesaplaşmaları, yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Peki, olan biten ne anlama geliyor?
Öncelikle şunu net bir şekilde ortaya koyalım: Türkiye’de siyaset, çoğu zaman toplumsal dinamikleri belirleyen bir güç olmaktan ziyade, bu dinamiklerin ardından şekillenen bir yapıya bürünmüştür. Son yıllarda yaşanan seçim süreçleri ve toplumsal hareketlilik, siyasetin genellikle mevcut eğilimlerin gerisinde kaldığını gösteren örneklerle doludur. 2023 Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde istediği sonucu alamayan muhalefetin, bu süreçten ders çıkarmak yerine yerel seçimlere odaklanarak iç çekişmelere sürüklenmesi, iktidarın ise ekonomik darboğazı ‘dış mihraklar’ ve ‘global kriz’ parantezine sıkıştırarak çözmeye çalışması, eski ezberlerin hâlâ bozulmadığını gösteriyor. Ama artık toplumda yeni bir dalga var: Gençler, sabırla izlemek yerine aktif sorgulayan bir noktaya evriliyor.
Şimdi sahadaki oyunculara bakalım. İktidar, son dönemde ekonomik kriz ve hayat pahalılığı ile mücadelede daha radikal adımlar atması gerektiğinin farkında. Ama bu adımlar atılırken geçmişin hataları tekrar ediliyor: Yapısal reformlar yerine geçici pansumanlarla günü kurtarma siyaseti hâlâ yürürlükte. Merkez Bankası rezervleriyle oynanması, enflasyonu ‘algı’ ile yönetme çabası ve yatırımcı güvenini sarsan açıklamalar, sistemin sürdürülebilir olmadığını gösteriyor.
Muhalefet cephesine geçersek… Aslında en büyük sorun burada. 2025 Şubat ayı itibarıyla muhalefet, geçtiğimiz seçim sürecinde yalnızca iç sorunlarla değil, aynı zamanda iktidarın sistematik baskılarıyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra muhalefete yönelik medya kontrolü, yargı baskısı ve siyasi dizayn stratejileri, muhalefet bloğunu daha da zayıflatmış görünüyor. Örneğin, muhalif gazetecilere açılan davalar ve muhalefet partilerine yönelik mali denetimler, bu baskının somut göstergeleri arasında yer alıyor. Ayrıca, iktidarın medya üzerindeki hâkimiyeti, muhalefetin sesini duyurmasını zorlaştırarak kamuoyundaki etkisini sınırlandırıyor. İyi niyetle yürütülmek istenen değişim ve yenilenme çabaları, yalnızca iç çekişmeler değil, aynı zamanda iktidarın muhalefeti bölmeye yönelik stratejik hamleleri nedeniyle sekteye uğramış durumda. Özellikle yerel seçim sürecine yaklaşılırken, ittifakların geleceği, muhalefet partilerine yönelik yargı süreçleri ve siyasi baskılar, muhalefetin yeniden bir araya gelip gelemeyeceği sorusunu daha da kritik hale getiriyor.
Peki, bütün bunların seçmen üzerindeki etkisi ne olacak? Toplum artık ‘kutup siyaseti’nden bıktı. Yeni nesil, ideolojik ezberlerden çok gerçekçi çözümler bekliyor. Enflasyonun, işsizliğin, eğitim sisteminin çıkmazlarının olduğu bir ortamda, bu konulara dair somut bir proje ortaya koyamayan hiçbir siyasi hareketin uzun vadede başarılı olması mümkün değil. Seçmen, artık sloganlardan çok icraat görmek istiyor.
Sonuç? Türkiye siyaseti, yeniden şekillenen bir toplumsal tabanla karşı karşıya. Eskisi gibi ‘biz ve onlar’ üzerinden yürüyen politikalar, yeni nesil seçmen için yeterli olmayacak. Siyasi partiler, eğer gerçekten değişim istiyorsa, ilk olarak kendilerini dönüştürmek zorunda. Aksi halde, sistem tıkanmaya devam edecek ve toplumsal güven krizi daha da derinleşecek.
Önümüzdeki aylarda, siyasi aktörlerin söylem ve eylemlerini iyi takip etmek gerekecek. Kimin gerçekten değişim peşinde olduğu, kimin ise eski ezberleri tekrarladığı çok net bir şekilde ortaya çıkacak. İşte asıl kırılma noktası da burada yaşanacak!

